Ana içeriğe atla

Compliance (2012) İtaat


2007 tarihli komedi filmi Great World of Sound ile iyi bir çıkış yakalayan yönetmen Craig Zobel’in ikinci uzun metraj denemesi olan Compliance, öyle görünüyor ki seyircisini ikiye bölmüş filmler kervanına 2012 yılından adını yazdıranlar arasında başı çekecek. Tamamen gerçek bir olaydan sinemaya uyarlandığı iddia edilen film ilk gösterimini dünyanın en büyük bağımsız film festivali olan Sundance’te yapmış ve seyircinin ilgisini “bir şekilde” çekmeyi başarmıştı.

Bir fast food şirketinin Ohio’daki şubesinin müdürlüğünü yapan Sandra (Ann Dowd), polis olduğunu iddia eden bir adamın onu telefonla aramasıyla birlikte restoranında bir hırsızlık vakası yaşandığını öğrenir. Telefondaki adama göre bu hırsızlığı yapan kişi kasiyer Becky’dir (Dreama Walker). Sandra telefondaki polise hiç şüphe duymadan inanır ve onun verdiği tüm emirleri birebir yerine getirmeyi kendine vatandaşlık borcu sayar. Bu durumun masumiyetten çıkıp tam bir sapkınlığa ve sapıklığa dönüşeceğinden de tamamen habersizdir.

Amerika’da her yıl on binlerce kişinin başına gelen benzer telefon şakalarından herhangi birinin sinemaya aktarılması, aslında seyirciye birbirinden farklı duygulanımlara ve düşünce akışlarına kaynaklık ediyor. Başlarda böylesi gerçekliği sorgulanabilir bir durumun göz göre göre devam etmesi, söz konusu halkın ne kadar aptal olabileceğini düşündürüyor fakat film ilerledikçe durumun ne kadar korkunç bir çizgide ilerlediğini fark ediyorsunuz. İlk fikre göre aslında görüntü salatası olarak değerlendirilebilecek olan Compliance, öte yandan gerilim dolu dakikaların her salisesinin seyirciye ne kadar ustaca yedirildiğini anladıkça yavaşça iyi bir film olma yolunda ilerliyor. Zaten seyirci kitlesini ikiye bölen yapılanma da tam bu noktada başlıyor. Filme bakış açısı birbirinden farklı insanların, filmi nasıl algıladığı ve yönetmenin kaygısı konusundaki farkındalıkları onların böylesi arada kalmış bir filmi yorumlamalarını da ister istemez etkiliyor. Açıkçası şahsi fikrim sorulacak olursa Craig Zobel’in çok iyi bir yönetmenlik işi ortaya çıkardığını belirtmem gerekir. Zira kendisinin festivalde kamera görüntüsünden ziyade gerçeklik deneyimi yaşatan bir iki isimden biri olduğunu düşünüyorum.

Filmin geçtiği diyarlardaki insanları düşününce oyuncuların da aslında çok iyi işler çıkardığını söylemek hata olmaz. Bu performanslar ve senaryosu dışında öne çıkan pek bir özelliği olmayan (zaten Zobel’in öyle bir kaygısı olmadığını filmi izlediğinizde anlayacaksınızdır) Compliance, oturduğunuz yerde sizi rahatsız edecek gerçekçiliği ile kendinizi tabiri caizse Arjantin dizilerine müdahale eden yaşlı kadınlar gibi hissetmenizi sağlayacaktır. 

Puan: 8/10

Yorumlar

vernonsullivan dedi ki…
bu da benim filmle ilgili görüşlerimdir: http://bibakinlan.blogspot.com/2012/10/compliance.html

Bu blogdaki popüler yayınlar

BAFTA Kazananları

İngilizlerin Oscar’ı olarak kabul edilen BAFTA Ödülleri sahiplerini buldu. Aday listesindeki bir takım yanlışlıklardan öngörüde bulunmamızı istiyor olmalılardı ki ödül töreninde açıklanan kazananlardan bazılarına anlam veremedik. Oscar’ın da favorisi The Artist’in 7 ödülle süpürdüğü gecede en iyi İngiliz filmi ödülünü Tinker Tailor Soldier Spy kazandı. Senaryosunun nesinin özgün olduğunu bir türlü anlamadığımız (hadi öykünün olmayan özgünlüğünü geçtim, diyalog bile yok filmde) ve Hugo, Tinker Tailor Soldier Spy, War Horse gibi adayların bulunduğu (üstelik The Tree of Life’ın aday bile gösterilmediği) en iyi görüntü yönetimi ödülünü de kucaklayan The Artist’in bu iki kategorideki haksız zaferini yersiz buluyorum. Yine kostüm tasarımında Hugo, Jane Eyre gibi adaylar dururken ödülün The Artist’e gitmesi tek kelimeyle fiyasko olarak nitelendirilebilir. Toplamda 21 kategoride yaptığım tahminlerden ( buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz) 14’ünü doğru tutturmayı başardım. Yanlış ola...

The Master (2012)

Bugüne kadar oturup ciddi bir şekilde düşünmemiş olsam da en sevdiğim yönetmeni sorsalar biraz bekledikten sonra vereceğim yanıt Paul Thomas Anderson olurdu sanırım -en azından sıralayacağım birkaç isimden biri olacağına şüphem yok. Kendisiyle olan tanışıklığım bundan uzun seneler önce Boogie Nights ile olmuştu ve ergenliği keşfetmekle meşgul olduğum vakitlerde sinemanın bir başka yüzünü göstermişti bana. Magnolia, Punch-Drunk Love derken birkaç sene önce There Will Be Blood ile artık üstatlığı sorgulanamaz hale gelen Anderson, son filmi The Master'da da Blood'da yaptığı gibi toplumların da üstünde var olan olguların eleştirisini yapmaya devam ediyor. Bu sefer kapitalizm felsefesinden ayrılıp inanç olgusuna bakış atıyor fakat kendisinin de söylediği gibi bunu oldukça üstü kapalı, seyircinin algısına bırakılmış ve kabul edilebilir derecede sembolik ve imgesel metotları kullanarak yapıyor. Her ne kadar hakkında pek fazla bilgim olmasa da (Tom Cruise da olmasa ne yapardı bu...

The Odd Life of Timothy Green (2012)

Leonardo DiCaprio’nun en başarılı performanslarından birine imza attığı, 20 yıl öncesinin filmi What’s Eating Gilbert Grape ve Juliette Binoche ile Steve Carell’i bir araya getiren Dan in Real Life gibi filmlerinden senaristi ve yönetmeni Peter Hedges, beş yıl sonra sektöre The Odd Life of Timothy Green ile döndü. Küçük fantastik ögelerle dolu, komedinin de tuzunu barındıran fakat genel anlamda dramatik bir aile filmi olan Timothy Green’in Tuhaf Yaşamı’nda başrollerde Jennifer Garner ve Joel Edgerton’ı izliyoruz. Yönetmenin Dan in Real Life’ında da boy göstermiş ufaklık CJ Adams da hikayenin baş kahramanı olan topraktan doğma Timothy Green’e hayat veriyor. Tek istekleri bir çocuk sahibi olmak olan Jim ve Cindy, doktorların onca çabasına rağmen mutlu olamayacakları sonucunu öğrendiğinde bir hayli yıkılmıştır. O güne kadar oynadıkları küçük bir oyun olan “bizim çocuğumuz olsa nasıl olurdu?” temalı oyunlarını son bir kez daha oynamak isterler ve çocuklarında olmasını istedikleri ...