Ana içeriğe atla

The Odd Life of Timothy Green (2012)


Leonardo DiCaprio’nun en başarılı performanslarından birine imza attığı, 20 yıl öncesinin filmi What’s Eating Gilbert Grape ve Juliette Binoche ile Steve Carell’i bir araya getiren Dan in Real Life gibi filmlerinden senaristi ve yönetmeni Peter Hedges, beş yıl sonra sektöre The Odd Life of Timothy Green ile döndü. Küçük fantastik ögelerle dolu, komedinin de tuzunu barındıran fakat genel anlamda dramatik bir aile filmi olan Timothy Green’in Tuhaf Yaşamı’nda başrollerde Jennifer Garner ve Joel Edgerton’ı izliyoruz. Yönetmenin Dan in Real Life’ında da boy göstermiş ufaklık CJ Adams da hikayenin baş kahramanı olan topraktan doğma Timothy Green’e hayat veriyor.

Tek istekleri bir çocuk sahibi olmak olan Jim ve Cindy, doktorların onca çabasına rağmen mutlu olamayacakları sonucunu öğrendiğinde bir hayli yıkılmıştır. O güne kadar oynadıkları küçük bir oyun olan “bizim çocuğumuz olsa nasıl olurdu?” temalı oyunlarını son bir kez daha oynamak isterler ve çocuklarında olmasını istedikleri özellikleri küçük kağıtlara yazıp gecenin karanlığında toprağa gömerler. Uyudukları sırada gök adeta yarılır. Bunun üzerine uyanan çift evlerinde çamurlarla kaplı bir çocuğun gezindiğini fark ederler. Olaya anlam vermeleri uzun sürse de bacaklarından yapraklar çıkan bu sevimli oğlanı kendi çocukları gibi bağırlarına basmaları uzun sürmez. Öyle ki babası yönünden hiçbir zaman mutlu olamamış Jim, oğluyla olan ilişkisini çok daha iyi yapmak için çabalarken Cindy de durmaksızın kendi çocuklarının ne kadar mükemmel olduğundan bahseden kız kardeşine Timothy’nin aslında ne kadar yetenekli olduğunu kanıtlamaya çalışacaktır. Muhteşem bir üçlü ekip oluşturdukları sırada küçük Timothy de gönlünü bir kıza kaptıracak fakat bacaklarındaki yaprakları da sonbahar yaklaştıkça bir bir feda etmek zorunda kalacaktır.

Filmin başından itibaren çevre bilinci hakkında küçük mesajlar vermeyi göz ardı etmeyen senarist Hedges’in baba-oğul ilişkileri, büyümüş de küçülmüş, üstelik yetişkinlere ders verme konusunda oldukça yetenekli bir bacaksız ve benzeri pek çok klişeye kaçtığını fark etmek o kadar da zor değil. Geçtiğimiz sezon Zoe Kazan’ın kaleme aldığı Ruby Sparks’takine benzer bir çizgide ilerleyen fakat ondaki komedi ögeleri kadar ağır basmayan bir yönü de olan Timothy Green’in daha çok dramatik altyapıdan beslenen sevimli bir aile filmi olduğunu söylemek doğru olacaktır. Öyle düşünüyorum ki Hedges’in yapmak istediği de daha fazlası değildi, onun için de senaryodaki uçsuz bucaksız eksikleri ve filmin bütünlüğünü bozmayı tehdit eden gözden kaçırılmış açıları görmezden gelmek o kadar da optimist bir yaklaşım olmayacaktır. Jennifer Garner ve Joel Edgerton’ın performansları kariyerlerinde bir dönüm noktası kıvamında olmasa da iyi bir çift olduklarını söyleyebilirim. Özellikle Edgerton’ın çizdiği baba portresi oldukça sempatikti. Filmin kamera önündeki ağır topu diyebileceğimiz CJ Adams ise geleceğe göz kırparcasına başarılı bir performans sergilemiş. Fakat ille de bu filmde en çok beğendiğim bir şeyden bahsetmem gerekecekse Geoff Zanelli imzalı, en az filmin kendisi kadar insanın içini ısıtan bestelerden yana oy kullanırım. Böylesi iddiasız bir aile filmi için oldukça iddialı olan görüntülerin kaynağını merak edenlere de sinematograf koltuğunda iki Oscar ödüllü (Legends of the Fall, Braveheart) John Toll’un oturduğunu hatırlatalım.

Sinema tekniği ve anlatımı açısından bakıldığında vasat bir yapımdan öteye geçemese de seyircisini iyi hissettirme konusunda oldukça başarılı bir film The Odd Life of Timothy Green. Hedges’in önceki senaryo denemelerinin yanında sönük kaldığı, içinin doldurulmadığı pek çok öykü detayının bulunduğu da aşikar. Lakin bu filmi izlerken bir an gülümsemeyen, bir zaman sonra da duygulanmayan insanın sinema konusundaki tutumunu gözden geçirmesi gerektiğine inanıyorum. İnsanın içini ısıtma ve kendisini iyi hissettirme konusunda başarılı bir seyirlik diyebilirim.

Puan: 5.5/10

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

BAFTA Kazananları

İngilizlerin Oscar’ı olarak kabul edilen BAFTA Ödülleri sahiplerini buldu. Aday listesindeki bir takım yanlışlıklardan öngörüde bulunmamızı istiyor olmalılardı ki ödül töreninde açıklanan kazananlardan bazılarına anlam veremedik. Oscar’ın da favorisi The Artist’in 7 ödülle süpürdüğü gecede en iyi İngiliz filmi ödülünü Tinker Tailor Soldier Spy kazandı. Senaryosunun nesinin özgün olduğunu bir türlü anlamadığımız (hadi öykünün olmayan özgünlüğünü geçtim, diyalog bile yok filmde) ve Hugo, Tinker Tailor Soldier Spy, War Horse gibi adayların bulunduğu (üstelik The Tree of Life’ın aday bile gösterilmediği) en iyi görüntü yönetimi ödülünü de kucaklayan The Artist’in bu iki kategorideki haksız zaferini yersiz buluyorum. Yine kostüm tasarımında Hugo, Jane Eyre gibi adaylar dururken ödülün The Artist’e gitmesi tek kelimeyle fiyasko olarak nitelendirilebilir. Toplamda 21 kategoride yaptığım tahminlerden ( buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz) 14’ünü doğru tutturmayı başardım. Yanlış ola...

The Master (2012)

Bugüne kadar oturup ciddi bir şekilde düşünmemiş olsam da en sevdiğim yönetmeni sorsalar biraz bekledikten sonra vereceğim yanıt Paul Thomas Anderson olurdu sanırım -en azından sıralayacağım birkaç isimden biri olacağına şüphem yok. Kendisiyle olan tanışıklığım bundan uzun seneler önce Boogie Nights ile olmuştu ve ergenliği keşfetmekle meşgul olduğum vakitlerde sinemanın bir başka yüzünü göstermişti bana. Magnolia, Punch-Drunk Love derken birkaç sene önce There Will Be Blood ile artık üstatlığı sorgulanamaz hale gelen Anderson, son filmi The Master'da da Blood'da yaptığı gibi toplumların da üstünde var olan olguların eleştirisini yapmaya devam ediyor. Bu sefer kapitalizm felsefesinden ayrılıp inanç olgusuna bakış atıyor fakat kendisinin de söylediği gibi bunu oldukça üstü kapalı, seyircinin algısına bırakılmış ve kabul edilebilir derecede sembolik ve imgesel metotları kullanarak yapıyor. Her ne kadar hakkında pek fazla bilgim olmasa da (Tom Cruise da olmasa ne yapardı bu...