Ana içeriğe atla

The Imposter (2012)

Bart Layton'ın bu son filmi için "mockumentary" demek ne kadar doğru olur bilmiyorum, "sahte belgesel" tabiri daha uygun kaçıyor sanırım. Günümüzden 20 yıl önce Teksas'ta ortadan kaybolan bir çocuğun kimliğine bürünerek üç yıl sonra, okyanusun diğer kıyısı olan İspanya'da ortaya çıktığını iddia eden bir dolandırıcının hikayesini anlatan The Imposter, belgesel türüne aşina olmayanların ilgisini çekeceğe benziyor çünkü bu filmde gerçek olan tek şey hikayenin ta kendisi. Gerilim dolu bir buçuk saat boyunca hikayenin gerçek kahramanlarının yanında oyuncuların da performanslarını içeren filmi, yönetmen Layton kurgusal olmayan herhangi bir canlı aksiyon gibi çekmektense sahte belgesel formatında beyazperdeye uyarlamayı tercih ederek oldukça çekici, cesur ve olağan dışı bir işe imza atıyor.

Yağmurlu bir akşamda bir telefon kulübesinden polise gelen telefon, 15-16 yaşlarında bir erkek çocuğunun bulunduğunu iddia etmektedir. Polis, birkaç dakika içinde telefonun edildiği kulübeye gelir ve çocuğu alarak karakola götürür. Sorgulama işlemleri sırasında çocuğun sükuneti ve tavırları, onun bir çeşit istismara maruz kalmış olabilme ihtimalini akıllara getirir. Fakat kimliğini öğrenmek konusunda ısrarcı olan polislere Amerikalı olduğunu söyleyen bu çocuk, aslında 23 yaşındaki Frederic Bourdin'den başkası değildir. İspanyol polisini, biraz da şansının yardımıyla tek parmağında oynatan Bourdin, birkaç yıl önce Teksas'ta kaybolan Nicholas Barclay'in kılığına girmeyi kafasına koyar. Olaylar gelişir, Nicholas'ın ABD'deki ablası İspanya'ya gelerek onu ülkesine götürür. Fakat polisin ve dedektiflerin anlayamadığı bir şeyler vardır. Bourdin'in Barclay olmadığı açıkça ortada olduğu halde ailesi niçin onun kendi evlatları olduğunu iddia etmektedir? 

Başından sonuna gerçek olaylara dayanan bu sahte belgeselin ilk bir saatinde Bourdin'in onlarca insanı nasıl kandırdığına ve şansının nasıl yaver gittiğine odaklanıyoruz. Herhangi bir belgeselden farklı olmayarak ablası, annesi, eniştesi, olayda görev alan polis memurları ve Bourdin'in kendisinin anlatımıyla ilerleyen filmin son yarım saati ise ortaya daha farklı iddiaların atılması ve işin Bourdin'in dolandırıcılığından sıyrılıp gerçek Nicholas Barclay'e neler olduğunun araştırılması boyutuna ulaşmasıyla farklı bir boyut kazanıyor. Çeşitli kurgusal hikayelerde çok kez tanık olduğumuz gerilim dolu olayların gerçek hali, adeta bir üçüncü sayfa gazete haberi kıvamında önümüze seriliyor. Yalanların arasından çıkan gerçeklerin adeta birer şaka mahiyetinde olması da senenin bir diğer rahatsız edici filmi Compliance'ı hatırlatıyor. Tam bir olayı çözmüş gibi hissederken bir diğerinin patlak vermesi ve sonuçlarıysa, sahte belgesel formatının da yardımıyla seyirciye dedektifçilik oynatıyor. Tüm bunlar bir arada düşünüldüğünde ise Bart Layton'ın çekici zekasına saygı duymak farz oluyor.

Belgesel kategorisinde Oscar kısa listesine kalmasına rağmen aday olamayan; fakat 2'si ödüle dönüşmüş şekilde 6 dalda İngiliz Bağımsız Film Ödülleri adayı, ayrıca iki dalda da BAFTA adayı olan The Imposter, geçtiğimiz senenin Sundance Film Festivali'nin bize bir armağanı. Ürpertici ve kuşku uyandırıcı kurgusu, formatı ve senaryosuyla gerilim türü sevenlere çok farklı bir deneyim yaşatan The Imposter, ülkemizdeki ilk gösterimini de !f İstanbul'da yapmaya hazırlanıyor. Bu yaratıcı yapımı kaçırmayın derim.



Puan: 8.5/10

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

BAFTA Kazananları

İngilizlerin Oscar’ı olarak kabul edilen BAFTA Ödülleri sahiplerini buldu. Aday listesindeki bir takım yanlışlıklardan öngörüde bulunmamızı istiyor olmalılardı ki ödül töreninde açıklanan kazananlardan bazılarına anlam veremedik. Oscar’ın da favorisi The Artist’in 7 ödülle süpürdüğü gecede en iyi İngiliz filmi ödülünü Tinker Tailor Soldier Spy kazandı. Senaryosunun nesinin özgün olduğunu bir türlü anlamadığımız (hadi öykünün olmayan özgünlüğünü geçtim, diyalog bile yok filmde) ve Hugo, Tinker Tailor Soldier Spy, War Horse gibi adayların bulunduğu (üstelik The Tree of Life’ın aday bile gösterilmediği) en iyi görüntü yönetimi ödülünü de kucaklayan The Artist’in bu iki kategorideki haksız zaferini yersiz buluyorum. Yine kostüm tasarımında Hugo, Jane Eyre gibi adaylar dururken ödülün The Artist’e gitmesi tek kelimeyle fiyasko olarak nitelendirilebilir. Toplamda 21 kategoride yaptığım tahminlerden ( buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz) 14’ünü doğru tutturmayı başardım. Yanlış ola...

The Master (2012)

Bugüne kadar oturup ciddi bir şekilde düşünmemiş olsam da en sevdiğim yönetmeni sorsalar biraz bekledikten sonra vereceğim yanıt Paul Thomas Anderson olurdu sanırım -en azından sıralayacağım birkaç isimden biri olacağına şüphem yok. Kendisiyle olan tanışıklığım bundan uzun seneler önce Boogie Nights ile olmuştu ve ergenliği keşfetmekle meşgul olduğum vakitlerde sinemanın bir başka yüzünü göstermişti bana. Magnolia, Punch-Drunk Love derken birkaç sene önce There Will Be Blood ile artık üstatlığı sorgulanamaz hale gelen Anderson, son filmi The Master'da da Blood'da yaptığı gibi toplumların da üstünde var olan olguların eleştirisini yapmaya devam ediyor. Bu sefer kapitalizm felsefesinden ayrılıp inanç olgusuna bakış atıyor fakat kendisinin de söylediği gibi bunu oldukça üstü kapalı, seyircinin algısına bırakılmış ve kabul edilebilir derecede sembolik ve imgesel metotları kullanarak yapıyor. Her ne kadar hakkında pek fazla bilgim olmasa da (Tom Cruise da olmasa ne yapardı bu...

The Odd Life of Timothy Green (2012)

Leonardo DiCaprio’nun en başarılı performanslarından birine imza attığı, 20 yıl öncesinin filmi What’s Eating Gilbert Grape ve Juliette Binoche ile Steve Carell’i bir araya getiren Dan in Real Life gibi filmlerinden senaristi ve yönetmeni Peter Hedges, beş yıl sonra sektöre The Odd Life of Timothy Green ile döndü. Küçük fantastik ögelerle dolu, komedinin de tuzunu barındıran fakat genel anlamda dramatik bir aile filmi olan Timothy Green’in Tuhaf Yaşamı’nda başrollerde Jennifer Garner ve Joel Edgerton’ı izliyoruz. Yönetmenin Dan in Real Life’ında da boy göstermiş ufaklık CJ Adams da hikayenin baş kahramanı olan topraktan doğma Timothy Green’e hayat veriyor. Tek istekleri bir çocuk sahibi olmak olan Jim ve Cindy, doktorların onca çabasına rağmen mutlu olamayacakları sonucunu öğrendiğinde bir hayli yıkılmıştır. O güne kadar oynadıkları küçük bir oyun olan “bizim çocuğumuz olsa nasıl olurdu?” temalı oyunlarını son bir kez daha oynamak isterler ve çocuklarında olmasını istedikleri ...