Ana içeriğe atla

Shadow Dancer (2012)

Bundan üç yıl önce Man on Wire isimli belgeselle Oscar ödülünü kazandıktan sonra sahnede yaptığı küçük gösteriyle hatırlanacaktır James Marsh. Geçen sene yaptığı Project Nim ile görmezden gelinmesinin ardından yönetmen, bu sene Tom Bradby'nin aynı isimli romanından, yine Bradby tarafından beyazperdeye uyarlanan, canlı aksiyon Shadow Dancer ile seyircisinin karşısına çıktı. İrlanda Cumhuriyet Ordusu ile İngiliz İstihbarat'nın arasındaki çatışmayı ve denge(sizlik)leri bir kadın ve ailesi üzerinden anlatan film, zaman zaman dikkat dağıtmış olsa da genel anlamda başarılı bir çalışma.

Londra metrosuna bomba bırakmaya çalıştığı sırada yakalanan Colette (Andrea Riseborough), İRA'nın Belfast şehrindeki en güçlü temsilcilerinden olan McVeigh ailesinin üyesidir. Mİ5 ajanı Mac (Clive Owen) tarafından müebbet hapis ya da İngilizler için muhbirlik yapma arasında bir seçime zorlanan Colette, küçük oğlunu da düşünerek ailesine ve arkadaşlarına ihanet eder. Bunun sonucunu ise masumların öldürüldüğü, örgütler içinde güvensizliğin getirdiği yıkımların oluştuğu ve sevdiklerini uğurlamak zorunda kaldığı deneyimlerle çekecektir. 

Köstebek olmayı kabul ettiği andan itibaren Colette'in başına gelenler, yönetmen Marsh tarafından her ne kadar sade gibi duran bir dille anlatılsa da karakterin kadın ve anne olduğu gerçeğine uygun yansıtılıyor. Bir yandan oğlunu ve ailesini korumak isterken diğer yandan onlara ihanet etmek zorunda kalan bu kadının yaşadığı zorluklar kolaylıkla tahmin edilebilir nitelikte olsalar dahi filmin tam manasıyla politik bir eser olarak değerlendirilmesi gerektiğini yalanlıyor. Andrea Riseborough'nun muhteşem performansına tanık ettiğimiz bu karakter, her an haykırmaya müsait fakat geçmişte yaşadıkları ve örgüt yaşamının getirileri gereği de soğukkanlı olma mecburiyetindeymiş havası veren başarılı bir senteze sahip. Riseborough'ya eşlik eden ünlü oyuncu Clive Owen ise filmde Colette'e karşı duygusal yaklaşan ve onu korumaya yeminli, aslında biraz düşününce göze oldukça klişe gözükebilecek bir karakteri canlandırıyor. Harry Potter filmlerinden fazlasıyla aşina olduğumuz Domhnall Gleeson da Colette'in örgüt üyesi abisi ve filmin odak noktalarından olan Connor'a hayat veriyor. Film sayesinde kendisinin Harry Potter gibi bir seride yeteneklerini harcadığına tanıklık etsek de kariyerinin yükselişe geçmesinde İngiliz sinemasının geçmişte olduğu gibi etkili olacağını görüyoruz.

Oldukça tanıdık bir öyküyle, işgalci güçler ve özgürlük savaşçılarının kıyasıya mücadelesinin sessiz ama derinden bir anlatımı olan Shadow Dancer, ihanet ve güvensizliğin nelere mal olabileceğini anlatmaya çalışırken kontrol altında tutma çabalarına rağmen bir anda her şeyin nasıl da ters tepebildiğini seyircisinin suratına çarpmak için yapılmış bir dram-politik sinema örneği. İnsan bedeninin ruhun ve zihnin bir yansıması olamayacağını bir anne üzerinden göstermeye çalışan yapım, James Marsh'ın da geleceğin başarılı yönetmenlerinden olacağını bir kez daha kanıtlıyor.

Puan: 7/10

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

BAFTA Kazananları

İngilizlerin Oscar’ı olarak kabul edilen BAFTA Ödülleri sahiplerini buldu. Aday listesindeki bir takım yanlışlıklardan öngörüde bulunmamızı istiyor olmalılardı ki ödül töreninde açıklanan kazananlardan bazılarına anlam veremedik. Oscar’ın da favorisi The Artist’in 7 ödülle süpürdüğü gecede en iyi İngiliz filmi ödülünü Tinker Tailor Soldier Spy kazandı. Senaryosunun nesinin özgün olduğunu bir türlü anlamadığımız (hadi öykünün olmayan özgünlüğünü geçtim, diyalog bile yok filmde) ve Hugo, Tinker Tailor Soldier Spy, War Horse gibi adayların bulunduğu (üstelik The Tree of Life’ın aday bile gösterilmediği) en iyi görüntü yönetimi ödülünü de kucaklayan The Artist’in bu iki kategorideki haksız zaferini yersiz buluyorum. Yine kostüm tasarımında Hugo, Jane Eyre gibi adaylar dururken ödülün The Artist’e gitmesi tek kelimeyle fiyasko olarak nitelendirilebilir. Toplamda 21 kategoride yaptığım tahminlerden ( buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz) 14’ünü doğru tutturmayı başardım. Yanlış ola...

The Master (2012)

Bugüne kadar oturup ciddi bir şekilde düşünmemiş olsam da en sevdiğim yönetmeni sorsalar biraz bekledikten sonra vereceğim yanıt Paul Thomas Anderson olurdu sanırım -en azından sıralayacağım birkaç isimden biri olacağına şüphem yok. Kendisiyle olan tanışıklığım bundan uzun seneler önce Boogie Nights ile olmuştu ve ergenliği keşfetmekle meşgul olduğum vakitlerde sinemanın bir başka yüzünü göstermişti bana. Magnolia, Punch-Drunk Love derken birkaç sene önce There Will Be Blood ile artık üstatlığı sorgulanamaz hale gelen Anderson, son filmi The Master'da da Blood'da yaptığı gibi toplumların da üstünde var olan olguların eleştirisini yapmaya devam ediyor. Bu sefer kapitalizm felsefesinden ayrılıp inanç olgusuna bakış atıyor fakat kendisinin de söylediği gibi bunu oldukça üstü kapalı, seyircinin algısına bırakılmış ve kabul edilebilir derecede sembolik ve imgesel metotları kullanarak yapıyor. Her ne kadar hakkında pek fazla bilgim olmasa da (Tom Cruise da olmasa ne yapardı bu...

The Odd Life of Timothy Green (2012)

Leonardo DiCaprio’nun en başarılı performanslarından birine imza attığı, 20 yıl öncesinin filmi What’s Eating Gilbert Grape ve Juliette Binoche ile Steve Carell’i bir araya getiren Dan in Real Life gibi filmlerinden senaristi ve yönetmeni Peter Hedges, beş yıl sonra sektöre The Odd Life of Timothy Green ile döndü. Küçük fantastik ögelerle dolu, komedinin de tuzunu barındıran fakat genel anlamda dramatik bir aile filmi olan Timothy Green’in Tuhaf Yaşamı’nda başrollerde Jennifer Garner ve Joel Edgerton’ı izliyoruz. Yönetmenin Dan in Real Life’ında da boy göstermiş ufaklık CJ Adams da hikayenin baş kahramanı olan topraktan doğma Timothy Green’e hayat veriyor. Tek istekleri bir çocuk sahibi olmak olan Jim ve Cindy, doktorların onca çabasına rağmen mutlu olamayacakları sonucunu öğrendiğinde bir hayli yıkılmıştır. O güne kadar oynadıkları küçük bir oyun olan “bizim çocuğumuz olsa nasıl olurdu?” temalı oyunlarını son bir kez daha oynamak isterler ve çocuklarında olmasını istedikleri ...