Ana içeriğe atla

Zero Dark Thirty (2012)

Üç sene önce Amerikan milliyetçiliğinin haysiyetten dahi önde tutulduğu dönemlerde The Hurt Locker filmiyle Akademi tarihinin en sönük Oscar zaferlerinden birini yaşayan Kathryn Bigelow, altın heykelciğe kavuşan ilk ve tek kadın yönetmen olması dolayısıyla filmini sevemeyen ben gibilere bile küçük bir mutluluk yaşatmıştı. Elbette gönül isterdi ki sinema sanatının daha ön planda tutulduğu, Inglorious Basterds gibi yedinci sanata saygı niteliği taşıyan başyapıtlar ya da Avatar gibi sinemada devrim yaratan ilkler gibi bir film ile bu sıfata nail olmuş olsun fakat hem eleştirmenler hem yapım şirketlerinin baskısı, üstüne bir de mağdur Amerikan edebiyatıyla olan oldu. Bunun etinden sütünden faydalanınca gözünü daha ileriye diken Bigelow, sıradaki projesini Usame Bin Ladin'in yakalanış öyküsüne dikti. The Hurt Locker'da birlikte çalıştığı ve aynı filmle Oscar kazanan senarist Mark Boal ile tekrar kafa kafaya verdiler ve eh, evet, kahraman Amerika'nın bir başka öyküsüyle seyirciyi yeniden karşı karşıya getirdiler.

Toplamda iki buçuk saat süren Zero Dark Thirty'nin ismi tahmin edebileceğiniz gibi gece yarısını 30 dakika geçmesinden geliyor. Bigelow'un açıklamasına göre geçe yarısı ile sabaha karşı saat altı arasındaki herhangi bir saatte yapılan operasyonlarda gecenin karanlığının gizlenme ilkesiyle örtüştüğünü fakat asıl kavram olan zero dark hundred'dan ziyade thirty'nin kullanılma sebebinin ise Bin Ladin'in yakalandığı saate işaret ettiğini öğreniyoruz. Her neyse, filmin iki buçuk saatlik süresi zaman zaman hızlı aksa da çoğunlukla oldukça yavan ve sıkıcı ilerliyor. Jessica Chastain'in hayat verdiği CIA ajanı Maya'nın zeka pırıltılarıyla önce Ebu Ahmet denilen ve El Kaide'nin üst düzey isimlerinden olduğu tahmin edilen bir adamın peşine düşülüyor. Bu sırada ABD'nin bir takım hataları sonucu yaşadıkları kayıpları görüyoruz, bu da doğru Ebu Ahmet'in bulunmadığından başka bir anlam ifade etmiyor. Tam bu noktada Maya'nın hırsı, üstlerine karşı çıkışı ve kahraman oluşunun ilk filizlerine tanık olup Amerikanların aslında hiç de kaotik olmayan bir şekilde Bin Ladin'in sığınağını bulmasını izliyoruz. Filmin senaryosunu için Mark Boal ve Bigelow'a gizli belgeler ve kayıtların açıldığını zaten biliyoruz fakat filme yansıyanların ne kadarının gerçek ne kadarının kurmaca olduğu hakkında elbette kimsenin bir fikri yok. Emin olduğumuz tek bir şey varsa o da Hollywood'un "biz yeri gelince ABD eleştirisi de yaparız" dercesine ülkelerini kahraman ilan ettikleri filmlerde küçük de olsa bir hataya yer verdikleridir. 

İşkence sahneleriyle ABD'li yetkililerden açıklama yapılmasını zorunlu kılan Zero Dark Thirty'de yalnızca ilk bir saatte, o da nadiren karşımıza çıkan malum işkenceler aslında yetkililerin iddia ettiği üzere "olduğundan daha abartılı" görünmüyor. Chastain'e eşlik eden ajan Dan rolündeki Jason Clarke'i de yalnızca bu işkence sahnelerinde gördüğümüzü söylesem abartmış olmam. Filmin bir diğer artısı gibi gözüken Kyle Chandler ise oldukça sönük kalmış. Bu durumda Bigelow'un elinde oyunculuğa dair Jessica Chastain'den başkası kalmıyor. Geçtiğimiz sene rol olduğu yedi film ile adından bol bol söz ettiren yetenekli oyuncu Zero Dark Thirty'de de filmin en elle tutulur işlerinden birine imza atıyor. Kendini en fazla gösterdiği, Kyle Chandler ile karşılıklı atıştıkları sahnede ise aktrisin beni memnun ettiğini söyleyemeyeceğim. Sanırım kendisi Take Shelter ya da The Tree of Life'taki gibi daha mülayim, daha naif rollerin insanı olmalı. En olmadı The Help'te gördüğümüz çatlak haliyle bizi güldürmeli. Tabii Amerikalı eleştirmenler bir kahramanlık filminin asıl kahramanını yere göğe sığdıramayacaklardı, ne bekliyorduk ki? Chastain çoktan ödüllere doyamaz hale geldi. Sektörde kendini henüz göstermiş bir isim olarak Oscar alıp alamayacağı ise şimdilik merak konusu.

Kameranın arkasına baktığımızda gördüğümüz ilk isim ise bu sene Killing Them Softly'de de insanüstü bir iş çıkaran sinematograf Greig Fraser. Açık alan çekimlerinin bir hayli bol olduğu bu filmde kucağına düşen her nimetten faydalanmayı biliyor Fraser ve filmin seyir zevkini oluşturan en önemli isimlerden biri oluyor. Senenin bir diğer Amerikan meselesi filmi olan Argo'yu da montajlayan William Goldenberg ise eğer oy bölünmesi yaşanmazsa Oscar'a bu iki filmden biriyle kavuşacak diyebiliriz. Herhangi bir filmde karşımıza çıkandan daha çok mekanda geçen Zero Dark Thirty her ne kadar tek bir zaman çizgisi üzerinde ilerlese de olayın seyirciye en açık şekliyle aktarılması görevini Goldenberg bir hayli başarılı şekilde yerine getiriyor. Filmin müzikleri ise yine Argo'da olduğu gibi Alexandre Desplat'ya teslim edilmiş. Müziklere yalnızca üç kez dikkat edebildiğimi söylemem gerekiyor. Bunda Bigelow'un ses efektlerini bestelere tercih etmesinin payı olduğunu düşünüyorum. 

The Hurt Locker'da olduğu gibi gelen harikulade eleştiriler ve bolca ödüle rağmen beklentilerimi yükseltmediğim, zira altından ne çıkacağını herkes gibi tahmin ettiğim Zero Dark Thirty gereğinden fazla şişirilmiş bir film. Teknik anlamda ortalamanın bir hayli üstünde olsa da oyunculukları sönük, senaryosu ise milliyetçiliğe kurban gitmiş bir klişeden öteye geçemiyor. Bigelow aksiyon filmleri üzerinden giderse doğru adımlar atabilir fakat sıradaki filmlerini bir kez daha Amerikalıların tüylerini diken diken etmek uğruna harcarsa takipçi kitlesini arttırmayacaktır. Filmin Oscar yarışındaki konumu ise şu an için belirsiz zira Yönetmenler Birliği (DGA) Ödülleri açıklanmadan bir frontrunner'ımızın olması pek mümkün değil. Yine de şunu belirtebilirim, Oyuncular Birliği (SAG) Ödülleri'ne aday olamayıp en iyi film Oscar'ını kucaklayan bugüne kadar yalnızca bir film oldu. İkincisinin Zero Dark Thirty olma olasılığı da istatistiksel anlamda bakınca oldukça düşük gözüküyor fakat neler olacağını kestirmek için oldukça erken. Şimdilik diyebileceğimiz tek şey Bigelow'un son filminin iyiden öteye geçemediğinden ibaret. Yine de son yarım saatine dikkat çekmekte fayda var.

Puan: 6.5/10

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

The Master (2012)

Bugüne kadar oturup ciddi bir şekilde düşünmemiş olsam da en sevdiğim yönetmeni sorsalar biraz bekledikten sonra vereceğim yanıt Paul Thomas Anderson olurdu sanırım -en azından sıralayacağım birkaç isimden biri olacağına şüphem yok. Kendisiyle olan tanışıklığım bundan uzun seneler önce Boogie Nights ile olmuştu ve ergenliği keşfetmekle meşgul olduğum vakitlerde sinemanın bir başka yüzünü göstermişti bana. Magnolia, Punch-Drunk Love derken birkaç sene önce There Will Be Blood ile artık üstatlığı sorgulanamaz hale gelen Anderson, son filmi The Master'da da Blood'da yaptığı gibi toplumların da üstünde var olan olguların eleştirisini yapmaya devam ediyor. Bu sefer kapitalizm felsefesinden ayrılıp inanç olgusuna bakış atıyor fakat kendisinin de söylediği gibi bunu oldukça üstü kapalı, seyircinin algısına bırakılmış ve kabul edilebilir derecede sembolik ve imgesel metotları kullanarak yapıyor. Her ne kadar hakkında pek fazla bilgim olmasa da (Tom Cruise da olmasa ne yapardı bu...

BAFTA Kazananları

İngilizlerin Oscar’ı olarak kabul edilen BAFTA Ödülleri sahiplerini buldu. Aday listesindeki bir takım yanlışlıklardan öngörüde bulunmamızı istiyor olmalılardı ki ödül töreninde açıklanan kazananlardan bazılarına anlam veremedik. Oscar’ın da favorisi The Artist’in 7 ödülle süpürdüğü gecede en iyi İngiliz filmi ödülünü Tinker Tailor Soldier Spy kazandı. Senaryosunun nesinin özgün olduğunu bir türlü anlamadığımız (hadi öykünün olmayan özgünlüğünü geçtim, diyalog bile yok filmde) ve Hugo, Tinker Tailor Soldier Spy, War Horse gibi adayların bulunduğu (üstelik The Tree of Life’ın aday bile gösterilmediği) en iyi görüntü yönetimi ödülünü de kucaklayan The Artist’in bu iki kategorideki haksız zaferini yersiz buluyorum. Yine kostüm tasarımında Hugo, Jane Eyre gibi adaylar dururken ödülün The Artist’e gitmesi tek kelimeyle fiyasko olarak nitelendirilebilir. Toplamda 21 kategoride yaptığım tahminlerden ( buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz) 14’ünü doğru tutturmayı başardım. Yanlış ola...

2013'te Sinefilleri Neler Bekliyor?

George Clooney, Alfonso Cuaron imzalı Gravity ile karşımıza çıkacak Dolu dolu bir 2012 yılı sinema sezonunu sönük bir Hollywood seremonisiyle tamamladıktan sonra pek çok auteur ve başarılı yönetmenin karşımıza çıkacağı 2013 sezonuna merhaba dedik. 2011 sezonu iyiydi, 2012 sezonu daha iyiydi ve bana öyle geliyor ki 2013'te çıta biraz daha yükselecek. Hollywood ve dünya sinemasının ünlü isimlerinin merakla beklenen filmleri vizyona girecek; haliyle de sinemaseverler için uzun zamandır hayalini kurdukları bir dönem oldukça hızlı bir şekilde başlıyor. İşe Uzak Doğu sinemasından başlayacak olursak öncelikle Japon anime sanatının yaşayan en büyük temsilcisi Hayao Miyazaki ustanın iki projesinden bahsetmek gerekir. Ruhların Kaçışı gibi bir kült yapıma imza atarak Oscar ödülü dahi kazanan Miyazaki bu sene 2. Dünya Savaşı sırasında Japon savaş uçaklarını tasarlayan Jiro Horikoshi'nin hayatını anlatacağı The Wind Rises ve ayrıntıları açıklanmasa da 1992 yapımı olan kırmızı İtal...