Ana içeriğe atla

This Is Not A Film (2011)

"Muhammed Resulof ile beraber bir sonraki filmimizin üçte birlik kısmını çektiğimizde eve ani bir baskın düzenlendi ve tüm çekimlerimizle beraber bizi alıp götürdüler. Böylece sorunlar başladı..." diyor Cafer Penahi; tek başına kamera karşısına geçtiği 75 dakikalık belgesel olan This Is Not A Film'de. Aldığı 6 ay hapis ve 20 yıl mesleki eylemlerden men cezası ve kendi ağzından dökülen bu sözler komşu İran'daki baskıcı rejimin en basit örneklerinden biri aslında. Bir belgesel yönetmeni olan arkadaşıyla bir gün içinde hazırladıkları bu filme verdikleri isim de kendisinin o zamanlar temyiz mahkemesine gönderilen cezası için bu şekilde seçilmiş. Bu bir film değil, dokunamazsınız dercesine... Fakat dokunmak isteyenler olmuş olacak ki bu belgesel, ülkeden USB bellek ile bir parça kekin (evet, bildiğimiz kek) içine saklanarak çıkarılıp Cannes Film Festivali'nde gösterilme şansını elde etmiş.

Spontane çekimler olduğu gözüken belgeselde Penahi, senaryosunu yazdığı fakat bakanlıktan onay verilmediği için çekemediği bir filmi kendi evinde kamera karşısında biraz canlandırıp biraz da okuyarak seyirciye anlatıyor. Lakin kendisi de bir şeyin farkında: "Bir filmi anlatabilseydik neden film yapalım ki?" Dünyaca ünlü bir yönetmenin düştüğü bu durumun içler acısı halini izlerken bir yandan da dönüp kendi tercihlerimizi sorgulamamızı istiyor Penahi ama bunu açıkça dile getirmediği de kesin. Kendisi bir sinemacı olarak filmleri çekmek yerine ancak böyle koşullar altında anlatmak zorunda kalıyorsa sinemaya vurulan bu darbenin ileride başkalarının başına gelmeyeceği de belli midir? Ya da kim ne yaptı bu konuda? Yapımcı ve yönetmen dostlarını korumak adına onlardan destek istemediğinin altını çizen Penahi belki uluslararası bir çağrı durumunda cezasının hafifletilmesini umuyordu ama sonuç belli. Kendi yaşadığı evin önünde silahlar patlayıp etraf ateşe veriliyorken, ülkenin cumhurbaşkanı tarafından İran'da kutlanan ilk yılbaşının dinen caiz olmadığı vurgulanıyorken, bilgisayarından girmeye çalıştığı web sitelerine erişim kısıtlıyken fikirlerinin de önüne geçilmeye çalışılmasına tek tek, tamamen tesadüfi biçimde tanık oluyoruz bu belgeselde. Peki Penahi ne yapıyor? Bir yere gitmiyor. Ülkesinde yaşadıklarını sanatı kullanarak dünyaya göstermeyi tercih ediyor. Kolaya kaçmayı reddediyor ve özgürlüğü pahasına bunu yapmaya devam ediyor.

Cafer Penahi'nin düştüğü duruma bazıları göz yummuş olabilir fakat This Is Not A Film bu insanlara ulaştıkça farkındalık yaratacağına inanıyorum. Son yılların en büyük sansürlerinden, en büyük sinema olaylarından biriydi Penahi ve Resulof'un tutuklanmaları. Bir sinemacının kendi evinde bir filmi anlatmak zorunda kalması üzerinden gidip pek çok politik ve sosyal konuya değinen bu belgesel bir çaresizlik hikayesi. Çaresizliğin boyutu o kadar inanılmaz derecede ki filmin sonunda teşekkür edilenler kısmı noktalardan ibaret. Her şeye rağmen, evet, bu bir film değil.

Puan: 9/10

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

BAFTA Kazananları

İngilizlerin Oscar’ı olarak kabul edilen BAFTA Ödülleri sahiplerini buldu. Aday listesindeki bir takım yanlışlıklardan öngörüde bulunmamızı istiyor olmalılardı ki ödül töreninde açıklanan kazananlardan bazılarına anlam veremedik. Oscar’ın da favorisi The Artist’in 7 ödülle süpürdüğü gecede en iyi İngiliz filmi ödülünü Tinker Tailor Soldier Spy kazandı. Senaryosunun nesinin özgün olduğunu bir türlü anlamadığımız (hadi öykünün olmayan özgünlüğünü geçtim, diyalog bile yok filmde) ve Hugo, Tinker Tailor Soldier Spy, War Horse gibi adayların bulunduğu (üstelik The Tree of Life’ın aday bile gösterilmediği) en iyi görüntü yönetimi ödülünü de kucaklayan The Artist’in bu iki kategorideki haksız zaferini yersiz buluyorum. Yine kostüm tasarımında Hugo, Jane Eyre gibi adaylar dururken ödülün The Artist’e gitmesi tek kelimeyle fiyasko olarak nitelendirilebilir. Toplamda 21 kategoride yaptığım tahminlerden ( buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz) 14’ünü doğru tutturmayı başardım. Yanlış ola...

The Master (2012)

Bugüne kadar oturup ciddi bir şekilde düşünmemiş olsam da en sevdiğim yönetmeni sorsalar biraz bekledikten sonra vereceğim yanıt Paul Thomas Anderson olurdu sanırım -en azından sıralayacağım birkaç isimden biri olacağına şüphem yok. Kendisiyle olan tanışıklığım bundan uzun seneler önce Boogie Nights ile olmuştu ve ergenliği keşfetmekle meşgul olduğum vakitlerde sinemanın bir başka yüzünü göstermişti bana. Magnolia, Punch-Drunk Love derken birkaç sene önce There Will Be Blood ile artık üstatlığı sorgulanamaz hale gelen Anderson, son filmi The Master'da da Blood'da yaptığı gibi toplumların da üstünde var olan olguların eleştirisini yapmaya devam ediyor. Bu sefer kapitalizm felsefesinden ayrılıp inanç olgusuna bakış atıyor fakat kendisinin de söylediği gibi bunu oldukça üstü kapalı, seyircinin algısına bırakılmış ve kabul edilebilir derecede sembolik ve imgesel metotları kullanarak yapıyor. Her ne kadar hakkında pek fazla bilgim olmasa da (Tom Cruise da olmasa ne yapardı bu...

The Odd Life of Timothy Green (2012)

Leonardo DiCaprio’nun en başarılı performanslarından birine imza attığı, 20 yıl öncesinin filmi What’s Eating Gilbert Grape ve Juliette Binoche ile Steve Carell’i bir araya getiren Dan in Real Life gibi filmlerinden senaristi ve yönetmeni Peter Hedges, beş yıl sonra sektöre The Odd Life of Timothy Green ile döndü. Küçük fantastik ögelerle dolu, komedinin de tuzunu barındıran fakat genel anlamda dramatik bir aile filmi olan Timothy Green’in Tuhaf Yaşamı’nda başrollerde Jennifer Garner ve Joel Edgerton’ı izliyoruz. Yönetmenin Dan in Real Life’ında da boy göstermiş ufaklık CJ Adams da hikayenin baş kahramanı olan topraktan doğma Timothy Green’e hayat veriyor. Tek istekleri bir çocuk sahibi olmak olan Jim ve Cindy, doktorların onca çabasına rağmen mutlu olamayacakları sonucunu öğrendiğinde bir hayli yıkılmıştır. O güne kadar oynadıkları küçük bir oyun olan “bizim çocuğumuz olsa nasıl olurdu?” temalı oyunlarını son bir kez daha oynamak isterler ve çocuklarında olmasını istedikleri ...