Ana içeriğe atla

The Perks of Being a Wallflower (2012)

Stephen Chbosky'nin kendi yazdığı kitaptan beyazperdeye uyarladığı, üstüne filmin yönetmenliğini ve yapımcılığını üstlendiği (öğrendiğime göre müziklerde de katkısı varmış) The Perks of Being a Wallflower, hiç şüphesiz sezonun en iyi gençlik filmi. Başrollerinde pek çok filmde karşımıza çıkan Logan Lerman, pek sevgili Hermoine'miz Emma Watson ve geçtiğimiz sene We Need to Talk About Kevin ile herkesi kendine hayran bırakan Ezra Miller'ın oynadığı film, çocukluk travması geçirmiş Charlie'nin (Lerman) liseye başladıktan sonra son sınıf öğrencileri olan Sam (Watson) ve Patrick (Miller) ile arkadaş olması sonrasında yaşadıklarını anlatıyor. 

Bir buçuk saatten biraz uzun süresi boyunca izleyenin kendi gençlik yıllarından bir şeyleri elbet bulacağına inandığım bir film bu. Chbosky'nin kitabını okumuş değilim fakat kendi kitabını senaryolaştırıp film eden birinin en iyiyi yaptığına da hiç şüphem yok zira filmi ne kadar beğendiğimi söylesem azdır. Birbirinden farklı ve renkli (bir o kadar da gri) karakterleri barındıran The Perks, ergenliğinin ilk evrelerini yaşayan ve daha bir kızı bile öpmemiş olmanın verdiği çekingenlikle kendini yeni bir ortama alıştırmaya çalışan bir çocuğun gözünden anlatıyor her şey. İlk aşk ve ilk öpücüğün hayallerini kurarken her şeyin beklenenden farklı bir yönde gitmesi üzerine yeniden şekillenen masum hayatların bir kez daha beyazperdeye yansıması gibi duruyor aslında ilk başta. Hatta filmi bu şekilde tanımlayınca daha önce onlarca kez izlediğimiz bir romantik gençlik dramasının yeniden çevrimi gibi duruyor belki; fakat her şey çok daha farklı. Chbosky bu kitabı ve filmi yaratırken neyden esinlenmiş, açıkçası bilmiyorum ama kendisinin pek çok şeyi derinlemesine ve incelikleriyle kafasında oluşturduğu bir gerçek diyebilirim. 

Bir kere The Perks, herkesin mutlu olduğu bir film değil. Belki de türdeşlerinden öncelikle bu yönüyle ayrılıyor. Birkaç genci ve aşk tasvirini aynı esere koyduğunuzda meseleler ne kadar kötüye giderse gitsin en sonda her şeyin harikulade olacağı şeklinde beyni yıkanmış insanlardan biri olarak bu filmin böyle bir garanti verdiğini  söyleyemeyeceğim. Film devam ettikçe karakterlerin başına gelenler (ve geçmişe yönelik öğrendiklerimiz) işi daha umutsuz kılıyor. Öyle ki sevenler kavuşmuş gibi gözükse de aslında ayrıldıkları gerçeği bile seyircide buruk bir sevinç yaşatmakla kalıyor. Yine de yazarımızın film boyunca muazzam bir denge yakalayarak seyircinin duygulanımını ideal düzeylerde tuttuğuna inanıyorum.

Gençlik filmi olduğu için haliyle genç oyuncuların başını ekip, bu sene izlediğim filmler arasında en beğendiğim toplu performanslardan birine imza atıyor. Üstelik bir araya geldiklerinde gösterdikleri bu harikulade iş, tüm oyuncuları tek başlarına ele aldığımızda bozulmayacak kadar da güçlü dikişlerle tutturulmuş. Asıl kahramana hayat veren Logan Lerman'ın bu filmden sonra bir yükselişe geçeceğine inanmak istiyorum fakat asıl parlayan yıldızın Ezra Miller olduğunu belirtmeliyim. We Need to Talk About Kevin'daki sapık genç profilinden tamamen zıt; hayat dolu bir eşcinseli canlandıran genç aktör yılın en iyi performanslarından birini izlettirdi bize kanımca. Kendisinin filmin en iyi ögesi olduğu su götürmez bir gerçek. Kardeşi rolündeki Emma Watson ise artık Hermoine kılıfından tamamen sıyrılmış, geleceğe göz kırpan başarılı bir aktris haline gelmiş. Bu film de onun yükselişinde şimdilik en önemli basamak diyebilirim.

Hakkında sadece duyumlardan edindiğim bilgilerle, öyle çok da yüksek beklentilerim olmadan izlediğim The Perks of Being a Wallflower beni kendine hayran bıraktı. Oyunculuklar ve senaryonun bir filmin can damarı olduğunu bir kez daha görürken genç isimlerin bu işleri büyüklerine ders verircesine başarmış olduklarını görmek ise sinemanın geleceği yönünde hepimizi umutlandırmalı. Amerikan Senaristler Birliği (WGA) tarafından senenin en iyi uyarlama senaryosu kategorisinde beş adaylıktan birini de gün itibariyle kapan filmin müziklerinin de ne kadar çekici olduğunu söyleyerek yazıyı sonlandırıyorum ama tünelde çalan o şarkıyı atlamadan da klavyeyi bırakmayacağımı biliyorum!

"Hak ettiğimizi düşündüğümüz sevgiye razı oluruz."


Puan: 8/10

Yorumlar

zarathustra dedi ki…
bu filmin tesadüf eseri youtube'da homecoming dans sahnesini izledim. vuruldum filme resmen hemen malum yerlerden izledim fakat türkiye'de gösterime girmeyecek olması gerçekten sinir bozucu.
Chat dedi ki…
Very good and interesting site with very good look and perfect information I like it.

Bu blogdaki popüler yayınlar

The Master (2012)

Bugüne kadar oturup ciddi bir şekilde düşünmemiş olsam da en sevdiğim yönetmeni sorsalar biraz bekledikten sonra vereceğim yanıt Paul Thomas Anderson olurdu sanırım -en azından sıralayacağım birkaç isimden biri olacağına şüphem yok. Kendisiyle olan tanışıklığım bundan uzun seneler önce Boogie Nights ile olmuştu ve ergenliği keşfetmekle meşgul olduğum vakitlerde sinemanın bir başka yüzünü göstermişti bana. Magnolia, Punch-Drunk Love derken birkaç sene önce There Will Be Blood ile artık üstatlığı sorgulanamaz hale gelen Anderson, son filmi The Master'da da Blood'da yaptığı gibi toplumların da üstünde var olan olguların eleştirisini yapmaya devam ediyor. Bu sefer kapitalizm felsefesinden ayrılıp inanç olgusuna bakış atıyor fakat kendisinin de söylediği gibi bunu oldukça üstü kapalı, seyircinin algısına bırakılmış ve kabul edilebilir derecede sembolik ve imgesel metotları kullanarak yapıyor. Her ne kadar hakkında pek fazla bilgim olmasa da (Tom Cruise da olmasa ne yapardı bu...

BAFTA Kazananları

İngilizlerin Oscar’ı olarak kabul edilen BAFTA Ödülleri sahiplerini buldu. Aday listesindeki bir takım yanlışlıklardan öngörüde bulunmamızı istiyor olmalılardı ki ödül töreninde açıklanan kazananlardan bazılarına anlam veremedik. Oscar’ın da favorisi The Artist’in 7 ödülle süpürdüğü gecede en iyi İngiliz filmi ödülünü Tinker Tailor Soldier Spy kazandı. Senaryosunun nesinin özgün olduğunu bir türlü anlamadığımız (hadi öykünün olmayan özgünlüğünü geçtim, diyalog bile yok filmde) ve Hugo, Tinker Tailor Soldier Spy, War Horse gibi adayların bulunduğu (üstelik The Tree of Life’ın aday bile gösterilmediği) en iyi görüntü yönetimi ödülünü de kucaklayan The Artist’in bu iki kategorideki haksız zaferini yersiz buluyorum. Yine kostüm tasarımında Hugo, Jane Eyre gibi adaylar dururken ödülün The Artist’e gitmesi tek kelimeyle fiyasko olarak nitelendirilebilir. Toplamda 21 kategoride yaptığım tahminlerden ( buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz) 14’ünü doğru tutturmayı başardım. Yanlış ola...

2013'te Sinefilleri Neler Bekliyor?

George Clooney, Alfonso Cuaron imzalı Gravity ile karşımıza çıkacak Dolu dolu bir 2012 yılı sinema sezonunu sönük bir Hollywood seremonisiyle tamamladıktan sonra pek çok auteur ve başarılı yönetmenin karşımıza çıkacağı 2013 sezonuna merhaba dedik. 2011 sezonu iyiydi, 2012 sezonu daha iyiydi ve bana öyle geliyor ki 2013'te çıta biraz daha yükselecek. Hollywood ve dünya sinemasının ünlü isimlerinin merakla beklenen filmleri vizyona girecek; haliyle de sinemaseverler için uzun zamandır hayalini kurdukları bir dönem oldukça hızlı bir şekilde başlıyor. İşe Uzak Doğu sinemasından başlayacak olursak öncelikle Japon anime sanatının yaşayan en büyük temsilcisi Hayao Miyazaki ustanın iki projesinden bahsetmek gerekir. Ruhların Kaçışı gibi bir kült yapıma imza atarak Oscar ödülü dahi kazanan Miyazaki bu sene 2. Dünya Savaşı sırasında Japon savaş uçaklarını tasarlayan Jiro Horikoshi'nin hayatını anlatacağı The Wind Rises ve ayrıntıları açıklanmasa da 1992 yapımı olan kırmızı İtal...