Ana içeriğe atla

The Invisible War (2012)

Sundance Film Festivali'nde gösterilip seyirci ödülünü kucakladıktan sonra gündeme bomba gibi düşmüştü The Invisible War. Kendini cinsel istismar üzerine belgeseller yapmaya adayan ve 2004 yılında Twist of Faith isimli filmiyle Oscar'a aday olan Kirby Dick'in bu son belgeseli ABD ordusunda meydana gelen cinsel taciz ve tecavüz vakalarını konu ediniyor. Onlarca kurban, yazar, milletvekili ve uzmanla görüşerek her birinin öykülerini ve fikirlerini film eden Dick, hiç şüphe yok ki senenin en etkileyici eserini ortaya koyuyor.

Çok uzun değil, yalnızca bir buçuk saat süren bu belgesel size hayatınızın en dehşet ve acı verici anlarından birini yaşatmaya yetiyor. Her seferinde insanı şaşırtan onlarca resmi veriyi, hem taciz/tecavüz kurbanlarının göz yaşları eşliğinde hem de uzmanların her şey ortadayken hiçbir şey yapılmamasından şikayet ettikleri sekansların arasında bize sunuyor yönetmen. Film, kadın askerlerin ABD ordusuna ilk kez kabul edilişlerinin açıklandığı dönemden görüntülerle başlıyor. Daha sonra yavaş yavaş kurbanların hikayelerini dinlemeye ve bazılarının hala verdikleri mücadeleye de tanık olmaya başlıyoruz. ABD ordusunun kuruluşundan bu yana 500.000 taciz vakası olduğunun tahmin edildiğinin fakat bunlardan yalnızca 3230'unun kurbanlar tarafından bildirildiğinin altı çiziliyor. Tecavüzcülerin %15'inin orduya girmeden önce tecavüz suçuyla yargılandığını, bunun ise normal popülasyondaki tecavüzcü oranının iki katına tekabül ettiğini öğrendiğimizde ise ABD'ye karşı olan antipatinin ivmesi hızla yükseliyor. Tüm bu taciz ve tecavüz vakalarının üstlerinin nasıl örtüldüğünün, ordunun kendi saygınlığını ve üst düzey elemanlarını korumak için nasıl şekilden şekle büründüğünün, hatta ve hatta bürünmek zorunda kalmayıp hiçbir açıklama yapmadan olaylardan nasıl sıyrılabilme hakkının olduğunun açıklandığı bir belgesel The Invisible War. Kendi bölümlerinde tecavüz vakasının yaşanmadığını iddia edenlerin, tüm orduya kıyasla 3 kat daha fazla cinsel istismar insidansının bulunması ise kurbanların dinlenmesine dahi ne yazık ki yetmiyor. Zamanla büyüyen tepkiler, olayların senato ve meclise taşınması sonrasında ordunun çeşitli hamlelerle tecavüzü nasıl meşrulaştırdığına da tanık oluyoruz. "Kendini riske atma, karşındaki kadının ayık olduğundan emin olduğunda ona ilişki teklif et" temalı afişlerin hazırlanıp dağıtıldığını görünce hissettiklerim, daha sonra tecavüz kurbanlarına yönelik hazırlanan "Peki sen kendine düşeni yapıp koruyucu önlemler aldın mı?" temalı video'lar karşısında fazlasıyla basit kaldı aslında. Dünyanın en güçlü ordusu, evrenin en özgürlükçü ve insan haklarına saygılı ülkesi olmakla övünen ABD'nin böyle adımlar atması bazı düşünürlerce ortaya atılan aptallıklarından ibaret mi? Yoksa yetkililer mi halkı aptal yerine koyuyor? Zira halkın ve halkın temsilcilerinin ordu üzerinde bir yaptırım gücü yok gibi gözüküyor. Sivil mahkemeler yerine askeri mahkemelerde yargılanan ve haliyle hiçbir suçu bulunamayan ordu mensuplarının ise ödüllere boğulduğunu, terfi üstüne terfi aldığını ise Kirby Dick, belgeselinin sonunda seyirciye göstererek son vuruşunu da yapmış oluyor. 

İzlemesi oldukça zor, fazlasıyla rahatsız edici bir belgesel The Invisible War. Tüm cesaretlerini toplayıp açık kimlikleriyle kamera karşısına geçen kadınıyla erkeğiyle kurbanlar göz yaşı dökdükçe siz de kendinize engel olamıyorsunuz. Bir filme duygusal yaklaşmak tartışmaya açık olabilir ama her şeyin teker teker ortaya döküldüğü böylesi bir belgeselde duygu emarelerinin varlığı yalnızca rasyonalite ile açıklanabilir. Kirby Dick  yaratmaya çalıştığı toplumsal farkındalığın oluştuğunu eminim bir gün görecektir. The Invisible War ise onun ve kurbanların tüm dünyaya attığı bir çaresizlik çığlığı olarak kalıcılığını koruyacaktır. 

Puan: 10/10

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

The Master (2012)

Bugüne kadar oturup ciddi bir şekilde düşünmemiş olsam da en sevdiğim yönetmeni sorsalar biraz bekledikten sonra vereceğim yanıt Paul Thomas Anderson olurdu sanırım -en azından sıralayacağım birkaç isimden biri olacağına şüphem yok. Kendisiyle olan tanışıklığım bundan uzun seneler önce Boogie Nights ile olmuştu ve ergenliği keşfetmekle meşgul olduğum vakitlerde sinemanın bir başka yüzünü göstermişti bana. Magnolia, Punch-Drunk Love derken birkaç sene önce There Will Be Blood ile artık üstatlığı sorgulanamaz hale gelen Anderson, son filmi The Master'da da Blood'da yaptığı gibi toplumların da üstünde var olan olguların eleştirisini yapmaya devam ediyor. Bu sefer kapitalizm felsefesinden ayrılıp inanç olgusuna bakış atıyor fakat kendisinin de söylediği gibi bunu oldukça üstü kapalı, seyircinin algısına bırakılmış ve kabul edilebilir derecede sembolik ve imgesel metotları kullanarak yapıyor. Her ne kadar hakkında pek fazla bilgim olmasa da (Tom Cruise da olmasa ne yapardı bu...

BAFTA Kazananları

İngilizlerin Oscar’ı olarak kabul edilen BAFTA Ödülleri sahiplerini buldu. Aday listesindeki bir takım yanlışlıklardan öngörüde bulunmamızı istiyor olmalılardı ki ödül töreninde açıklanan kazananlardan bazılarına anlam veremedik. Oscar’ın da favorisi The Artist’in 7 ödülle süpürdüğü gecede en iyi İngiliz filmi ödülünü Tinker Tailor Soldier Spy kazandı. Senaryosunun nesinin özgün olduğunu bir türlü anlamadığımız (hadi öykünün olmayan özgünlüğünü geçtim, diyalog bile yok filmde) ve Hugo, Tinker Tailor Soldier Spy, War Horse gibi adayların bulunduğu (üstelik The Tree of Life’ın aday bile gösterilmediği) en iyi görüntü yönetimi ödülünü de kucaklayan The Artist’in bu iki kategorideki haksız zaferini yersiz buluyorum. Yine kostüm tasarımında Hugo, Jane Eyre gibi adaylar dururken ödülün The Artist’e gitmesi tek kelimeyle fiyasko olarak nitelendirilebilir. Toplamda 21 kategoride yaptığım tahminlerden ( buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz) 14’ünü doğru tutturmayı başardım. Yanlış ola...

2013'te Sinefilleri Neler Bekliyor?

George Clooney, Alfonso Cuaron imzalı Gravity ile karşımıza çıkacak Dolu dolu bir 2012 yılı sinema sezonunu sönük bir Hollywood seremonisiyle tamamladıktan sonra pek çok auteur ve başarılı yönetmenin karşımıza çıkacağı 2013 sezonuna merhaba dedik. 2011 sezonu iyiydi, 2012 sezonu daha iyiydi ve bana öyle geliyor ki 2013'te çıta biraz daha yükselecek. Hollywood ve dünya sinemasının ünlü isimlerinin merakla beklenen filmleri vizyona girecek; haliyle de sinemaseverler için uzun zamandır hayalini kurdukları bir dönem oldukça hızlı bir şekilde başlıyor. İşe Uzak Doğu sinemasından başlayacak olursak öncelikle Japon anime sanatının yaşayan en büyük temsilcisi Hayao Miyazaki ustanın iki projesinden bahsetmek gerekir. Ruhların Kaçışı gibi bir kült yapıma imza atarak Oscar ödülü dahi kazanan Miyazaki bu sene 2. Dünya Savaşı sırasında Japon savaş uçaklarını tasarlayan Jiro Horikoshi'nin hayatını anlatacağı The Wind Rises ve ayrıntıları açıklanmasa da 1992 yapımı olan kırmızı İtal...