Ana içeriğe atla

Like Crazy (2011)

Geçtiğimiz sene Sundance Film Festivali'nde drama dalında en iyi film ödülünü kazanarak adından söz ettiren Like Crazy, romantik komedi/dram filmleri yapan Drake Doremus imzalı bir film. Her ne kadar Winter's Bone ya da Beasts of the Southern Wild kadar sükse yapmasa da Felicity Jones gibi bir ismi sinema sahnesine sokması dolayısıyla önemli bir rolü var Like Crazy'nin. Pek çok yapımda karşımıza çıkan Anton Yelchin ve yine Sundance menşeili Jennifer Lawrence'ı da barındıran film, bir türlü bir araya gelemeyen iki genç aşığın umutsuz öykülerini anlatıyor.

Sundance'ten son senelerde çıkan senaryolar arasında en kendini göstermeyenine sahip olan Like Crazy, filmin yönetmeni Drake Doremus ve filmde küçük bir rolde de karşımıza çıkan Ben York Jones imzalı. Her ne kadar doksan dakika sürse de bir türlü mutlu olamayan, birbirlerine kavuşamayan bir çifti izlemenin ne kadar eğlenceli olabileceğini size bıraksam da inişleri ve çıkışları bol olan bu öykünün seyirciyi bir şekilde kendine çektiği gerçeği de yok değil. Bunda oyuncuların etkisi ya da yönetmenin anlatımı mı büyük paya sahip bilmiyorum. Hikayede seyircinin kafasına takılan pek çok detay ve haliyle cevaplanmamış soru mevcut. Doremus'un asıl amacının bu detaylara takılmadan yalnızca birbirini delicesine seven iki insanın aşklarını anlatmak olduğu konusunda kuşkularım yok değil. Durmadan ayrılıp barışan, bu olmasa bile araya koca bir okyanusun girdiği iki aşığın hayatlarına giren (en az kendileri kadar güzel ve seksi) diğer karakterlerin içi öylesine boş bırakılmış, filmdeki rolleri o kadar havada kalmış ki hikayeye ne kattıklarına dair düşünmeden edemiyor insan. Yalnızca çeşitli ihtiyaçları gidermelik ve birilerini unutmaya çalışmalık birer karakter olduklarına inanıyorsunuz en sonunda; o kadar da umutsuz bir durum söz konusu.

Filmin kendine en çok hayran bırakan tarafı hiç şüphe yok ki müzikleri. Adını daha önce hiçbir şekilde duymadığım Dustin O'Halloran'ın parmaklarından duyduğumuz piyano vuruşları filmi izlenir kılan ögelerin başında geliyor. Kendisi yönetmen Doremus'un sıradaki projesi Breathe In'in de bestelerini yapacak. 

İyi vakit geçirmek için ideal mi bilmiyorum ama standartların üzerinde bir romantik film izlemek isteyenler için ideal bir seçim Like Crazy. Bir yerinden tutsanız başka bir yeri elinizde kalıyor gibi hissetseniz de kendini bir şekilde izlettirmeyi başarıyor. İyi oyunculuklar, tatlı bir aşk öyküsü ve geçmişinizde kalmış fakat unutmayı asla istemediğiniz birini hatırlatma garantisi de cabası. Yalnız filmin afişi için böyle iyi şeyler söyleyemeyeceğim sanırım.

Puan: 6/10

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

BAFTA Kazananları

İngilizlerin Oscar’ı olarak kabul edilen BAFTA Ödülleri sahiplerini buldu. Aday listesindeki bir takım yanlışlıklardan öngörüde bulunmamızı istiyor olmalılardı ki ödül töreninde açıklanan kazananlardan bazılarına anlam veremedik. Oscar’ın da favorisi The Artist’in 7 ödülle süpürdüğü gecede en iyi İngiliz filmi ödülünü Tinker Tailor Soldier Spy kazandı. Senaryosunun nesinin özgün olduğunu bir türlü anlamadığımız (hadi öykünün olmayan özgünlüğünü geçtim, diyalog bile yok filmde) ve Hugo, Tinker Tailor Soldier Spy, War Horse gibi adayların bulunduğu (üstelik The Tree of Life’ın aday bile gösterilmediği) en iyi görüntü yönetimi ödülünü de kucaklayan The Artist’in bu iki kategorideki haksız zaferini yersiz buluyorum. Yine kostüm tasarımında Hugo, Jane Eyre gibi adaylar dururken ödülün The Artist’e gitmesi tek kelimeyle fiyasko olarak nitelendirilebilir. Toplamda 21 kategoride yaptığım tahminlerden ( buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz) 14’ünü doğru tutturmayı başardım. Yanlış ola...

The Master (2012)

Bugüne kadar oturup ciddi bir şekilde düşünmemiş olsam da en sevdiğim yönetmeni sorsalar biraz bekledikten sonra vereceğim yanıt Paul Thomas Anderson olurdu sanırım -en azından sıralayacağım birkaç isimden biri olacağına şüphem yok. Kendisiyle olan tanışıklığım bundan uzun seneler önce Boogie Nights ile olmuştu ve ergenliği keşfetmekle meşgul olduğum vakitlerde sinemanın bir başka yüzünü göstermişti bana. Magnolia, Punch-Drunk Love derken birkaç sene önce There Will Be Blood ile artık üstatlığı sorgulanamaz hale gelen Anderson, son filmi The Master'da da Blood'da yaptığı gibi toplumların da üstünde var olan olguların eleştirisini yapmaya devam ediyor. Bu sefer kapitalizm felsefesinden ayrılıp inanç olgusuna bakış atıyor fakat kendisinin de söylediği gibi bunu oldukça üstü kapalı, seyircinin algısına bırakılmış ve kabul edilebilir derecede sembolik ve imgesel metotları kullanarak yapıyor. Her ne kadar hakkında pek fazla bilgim olmasa da (Tom Cruise da olmasa ne yapardı bu...

The Odd Life of Timothy Green (2012)

Leonardo DiCaprio’nun en başarılı performanslarından birine imza attığı, 20 yıl öncesinin filmi What’s Eating Gilbert Grape ve Juliette Binoche ile Steve Carell’i bir araya getiren Dan in Real Life gibi filmlerinden senaristi ve yönetmeni Peter Hedges, beş yıl sonra sektöre The Odd Life of Timothy Green ile döndü. Küçük fantastik ögelerle dolu, komedinin de tuzunu barındıran fakat genel anlamda dramatik bir aile filmi olan Timothy Green’in Tuhaf Yaşamı’nda başrollerde Jennifer Garner ve Joel Edgerton’ı izliyoruz. Yönetmenin Dan in Real Life’ında da boy göstermiş ufaklık CJ Adams da hikayenin baş kahramanı olan topraktan doğma Timothy Green’e hayat veriyor. Tek istekleri bir çocuk sahibi olmak olan Jim ve Cindy, doktorların onca çabasına rağmen mutlu olamayacakları sonucunu öğrendiğinde bir hayli yıkılmıştır. O güne kadar oynadıkları küçük bir oyun olan “bizim çocuğumuz olsa nasıl olurdu?” temalı oyunlarını son bir kez daha oynamak isterler ve çocuklarında olmasını istedikleri ...