Ana içeriğe atla

Kon-Tiki (2012)

Arkeoloji eğitimi almış kaşif Thor Heyerdahl, yaptığı uzun çalışmalar sonucunda Polinezya adalar topluluğu halkının kökeninin İnka'lardan da önceye, Peru uygarlığına dayandığını ortaya atmış ve 1947 yılında beş arkadaşıyla birlikte yaptığı sandalla 8000 kilometre boyunca Büyük Okyanus'u geçmiş. Tezini doğru kılabilmek için yaptığı yolculuğu 1500 yıl öncesinin teknolojisiyle, yani bildiğimiz kütükten bir tekne yaparak tamamlayan Heyerdahl ve arkadaşları, sağ salim Polinezya'ya vardıklarında tanrı Tiki'nin yolunu tamamlamış, doğudan batıya, güneşi takip ederek o topraklara yaşamı getirenleri anmış. Yolculukları sırasında çektikleri video'larla bir belgesel oluşturan Heyerdahl, 1951 yılında bu eseriyle en iyi belgesel kategorisinde de Oscar ödülünü kucaklamış. Hayatının aşkıyla yollarının ayrılmasına sebep olan bu yolculuğu sonrası bir nevi evine dönmüş, on yıl önce ise bu dünyadan göçüp gitmiş.

"Son Viking" lakaplı Thor Heyerdahl'ın hikayesi kısaca bu şekilde. Cesareti, sabrı, hırsı ve arkadaşlarıyla bir arada olmanın getirisi olan kutsal bir bağla yaptığı yolculuk onun yarım asırdan uzun süredir bir efsane olarak yaşamasını sağlamış, sağlamaya da devam ediyor. Joachim Rønning ve Espen Sandberg isimli yönetmenlerse Thor'un hikayesini bir kez daha sinemaya uyarlamayı seçmiş, yaptıkları film önce Altın Küre'ye daha sonra ise Oscar'a aday gösterilmişti. 

Her ne kadar bir Avrupa sineması örneği olsa da daha çok okyanusun öteki ucundan çıkma gibi duran Kon-Tiki, her şeye rağmen çekici bir macera anlatıyor. İki saate yakın süresi boyunca akıp giden ve seyircisini sıkmayan film, Heyerdahl'ın yaşam öyküsüne odaklanma konusundaysa sıkıntılar çekiyor. Yer yer içi doldurulmamış eksiklikleri göze çarpsa da film bitince kendinizi fazlasıyla tatmin olmuş hissediyorsunuz. Bu durumun sebebi filmde her ögenin iyi olmasından ziyade birbirini tamamlayıcı özellikte olmaları diyebiliriz. Oyunculuklar itibariyle başarılı filmin en iyi yanı hiç şüphesiz müzikleri. Daha ilk saniyelerinden itibaren sizi denizle iç içe olmaya hazırlayan ve maviyle buluşturan tınılar sunuyor Kon-Tiki. Bu sezon izlediğimiz bir diğer mavi macera olan Life of Pi'da da karşımıza çıkan ışık saçan deniz canlıları, balinalar ve uçan balıklar da Kon-Tiki'nin seyirciye okyanus sürprizleri arasında yer edinmiş. Ama 8000 kilometre kadar yol giden kahramanlarımızın en korkulu rüyası elbette köpek balıkları. Yalnızca eli kullanarak köpek balığı yakalama gibi anlamlandırması güç sahneler görebileceğimiz gibi domates çorbası diye köpek balığı kovucuların içildiği, haliyle köpek balıklarına domates çorbası tozu serpildiği sahneleri görüp dudak kenarlarımızı yukarı doğru kıvırabiliyoruz. 

Aksiyonu da bol olan Kon-Tiki, bir nevi dönüş filmi. Zaten filmin sonunda kahramanların başlarına gelenlerin derlendiği bölümde de gördüğümüz üzere Polinezya topraklarından kopamamaları ancak bu şekilde açıklanabilir. Oscar'ı kucaklama şansı, karşısında Amour gibi bir rakip varken biraz zor belki ama yine de Kon-Tiki seyirliği güzel, genel anlamda başarılı bir film olmuş. 

Puan: 7.5/10

Yorumlar

Serdar Durdu dedi ki…
Az önce izledim Kon-Tiki'yi. benim notum daha düşük ama derdini temiz şekilde anlatabilmiş. köpekbalığı yakalama sahnesi neydi sahiden haha :)

Bu blogdaki popüler yayınlar

BAFTA Kazananları

İngilizlerin Oscar’ı olarak kabul edilen BAFTA Ödülleri sahiplerini buldu. Aday listesindeki bir takım yanlışlıklardan öngörüde bulunmamızı istiyor olmalılardı ki ödül töreninde açıklanan kazananlardan bazılarına anlam veremedik. Oscar’ın da favorisi The Artist’in 7 ödülle süpürdüğü gecede en iyi İngiliz filmi ödülünü Tinker Tailor Soldier Spy kazandı. Senaryosunun nesinin özgün olduğunu bir türlü anlamadığımız (hadi öykünün olmayan özgünlüğünü geçtim, diyalog bile yok filmde) ve Hugo, Tinker Tailor Soldier Spy, War Horse gibi adayların bulunduğu (üstelik The Tree of Life’ın aday bile gösterilmediği) en iyi görüntü yönetimi ödülünü de kucaklayan The Artist’in bu iki kategorideki haksız zaferini yersiz buluyorum. Yine kostüm tasarımında Hugo, Jane Eyre gibi adaylar dururken ödülün The Artist’e gitmesi tek kelimeyle fiyasko olarak nitelendirilebilir. Toplamda 21 kategoride yaptığım tahminlerden ( buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz) 14’ünü doğru tutturmayı başardım. Yanlış ola...

The Master (2012)

Bugüne kadar oturup ciddi bir şekilde düşünmemiş olsam da en sevdiğim yönetmeni sorsalar biraz bekledikten sonra vereceğim yanıt Paul Thomas Anderson olurdu sanırım -en azından sıralayacağım birkaç isimden biri olacağına şüphem yok. Kendisiyle olan tanışıklığım bundan uzun seneler önce Boogie Nights ile olmuştu ve ergenliği keşfetmekle meşgul olduğum vakitlerde sinemanın bir başka yüzünü göstermişti bana. Magnolia, Punch-Drunk Love derken birkaç sene önce There Will Be Blood ile artık üstatlığı sorgulanamaz hale gelen Anderson, son filmi The Master'da da Blood'da yaptığı gibi toplumların da üstünde var olan olguların eleştirisini yapmaya devam ediyor. Bu sefer kapitalizm felsefesinden ayrılıp inanç olgusuna bakış atıyor fakat kendisinin de söylediği gibi bunu oldukça üstü kapalı, seyircinin algısına bırakılmış ve kabul edilebilir derecede sembolik ve imgesel metotları kullanarak yapıyor. Her ne kadar hakkında pek fazla bilgim olmasa da (Tom Cruise da olmasa ne yapardı bu...

The Odd Life of Timothy Green (2012)

Leonardo DiCaprio’nun en başarılı performanslarından birine imza attığı, 20 yıl öncesinin filmi What’s Eating Gilbert Grape ve Juliette Binoche ile Steve Carell’i bir araya getiren Dan in Real Life gibi filmlerinden senaristi ve yönetmeni Peter Hedges, beş yıl sonra sektöre The Odd Life of Timothy Green ile döndü. Küçük fantastik ögelerle dolu, komedinin de tuzunu barındıran fakat genel anlamda dramatik bir aile filmi olan Timothy Green’in Tuhaf Yaşamı’nda başrollerde Jennifer Garner ve Joel Edgerton’ı izliyoruz. Yönetmenin Dan in Real Life’ında da boy göstermiş ufaklık CJ Adams da hikayenin baş kahramanı olan topraktan doğma Timothy Green’e hayat veriyor. Tek istekleri bir çocuk sahibi olmak olan Jim ve Cindy, doktorların onca çabasına rağmen mutlu olamayacakları sonucunu öğrendiğinde bir hayli yıkılmıştır. O güne kadar oynadıkları küçük bir oyun olan “bizim çocuğumuz olsa nasıl olurdu?” temalı oyunlarını son bir kez daha oynamak isterler ve çocuklarında olmasını istedikleri ...