Ana içeriğe atla

Footnote (2011)

İsrail'in son dönemlerde adını tüm dünyaya duyuran sinemacılarından Joseph Cedar'ın Cannes'da Altın Palmiye, Oscar'da ise yabancı dilde en iyi film kategorisi için yarışmış filmi Footnote, aynı mesele üzerine yıllarca araştırma yapmış birer profesör olan baba ve oğlunun öyküsünü anlatıyor. Cedar'ın kaleme aldığı senaryo bir hayli ilgi çekici aslında. 30 yılı aşkın süredir Kudüs Talmud'u üzerine makaleler yazan ve hak ettiği ödülleri hiçbir zaman kazanamamış Eliezer Shkolnik, oğlunun İsrail Bilim Akademisi'ne seçilmesinden ötürü utanç verici bir kıskançlık duyar. Bir gün kendisine gelen telefonda İsrail Ödülü'ne layık görüldüğü haberini alır. Bu onun en büyük hayalidir ve hayalleri de sonunda gerçek olmuştur. Bir gazete için verdiği röportajda, arasının iyi olmadığı oğlu için sarf ettiği sözlerden dolayı ise çok büyük pişmanlık duyacaktır çünkü İsrail Ödülü'nün asıl sahibi oğlu Uriel Shkolnik'tir. Babasının üzülmemesi için bir düzmeceyle ödülü devreden Uriel, elbette babasının bir filolog olduğunu unutur çünkü Eliezer her şeyin bir kurmaca olduğunu er geç anlayacaktır. 

Son zamanlarda karşıma çıkan en özgün işlerden biri Footnote. İsrail Oscar'larında tam on ödül kazanarak adını bir hayli duyurmuş, daha sonra uluslararası arenada kendine sağlam bir yer edinmişti. 31. İstanbul Film Festivali'nde izleme şansını bulduğumuz film, yönetmen Cedar'ın ne kadar zeki ve başarılı bir sinemacı olduğunun kanıtı. Filmini, seyirciyi hiç sıkmayacak şekilde kurgulamayı ve sunmayı başarıyor kendisi. Karakterlerin geçmişi ve kişilikleri hakkında seyirciye çok da sempatik bir metot kullanarak bilgi veriyor. Film hakkında kafalarda soru işareti kalmasına olanak sağlamıyor ve her detayı ile tatmin ve memnun etmeyi gayet iyi biliyor. Böylesi ilginç bir hikayeden çöp bir film çıkarmaktansa yıldızının yükselişi hiçbir zaman durdurulamayan Orta-Yakın Doğu sinemasının son yıllarda verilmiş en nadide örneklerinden birini bize hediye ediyor.

Filmin büyük bir çoğunluğunu, hayran kaldığım ve bundan sonra takipçisi olacağım Amit Poznansky'nin muazzam besteleri eşliğinde izliyoruz. Footnote'ta yönetmen müziklere önemli bir yer ayırmış. Diyalogların olmadığı sahneleri müzikle hareketlendirirken diyalogların varlığında ise seyir zevkini müziği kullanarak güçlendirmeyi başarıyor. Filmi izlediğiniz zaman ne demek istediğimi çok daha rahat kavrayacak ve bana fazlasıyla hak vereceksiniz.

Baba ve oğlu canlandıran Shlomo Bar-Aba ve Lior Ashkenazi kelimenin tam anlamıyla döktürüyor. Biri oldukça ketum, huysuz ve memnuniyetsiz babaya bileğinin hakkıyla hayat verirken diğeri babasını savunmak için kendi ödülünden vazgeçen vefakar oğlu ziyadesiyle seyirciye yansıtıyor. Filmde hafif kötü karakter olarak tanımlayacağımız Grossman'a hayat veren Micah Lewensohn ise atlanmaması gereken önemli bir detay olarak karşımıza çıkıyor.

Sürükleyici senaryosu, en az onun kadar sürükleyici kurgusuyla birleşerek seyirciyi avcunun içine alıp kendini sevdirmek zorunda bırakan Footnote hiç şüphe yok ki son birkaç senede görüp görebileceğimiz en özgün işlerden biri. Oyunculuklarından teknik detaylarına, öyküsünden sanatsal yönüne kadar her şeyiyle olmuş diyebiliriz. Ülkemizde vizyon şansı bulamamış bu filmi (neden bulamadığı da meçhul) ne yapıp edip bir şekilde izleyin derim. Pişman olmayacağınızın garantisini verebilirim.

Puan: 8.5/10

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

BAFTA Kazananları

İngilizlerin Oscar’ı olarak kabul edilen BAFTA Ödülleri sahiplerini buldu. Aday listesindeki bir takım yanlışlıklardan öngörüde bulunmamızı istiyor olmalılardı ki ödül töreninde açıklanan kazananlardan bazılarına anlam veremedik. Oscar’ın da favorisi The Artist’in 7 ödülle süpürdüğü gecede en iyi İngiliz filmi ödülünü Tinker Tailor Soldier Spy kazandı. Senaryosunun nesinin özgün olduğunu bir türlü anlamadığımız (hadi öykünün olmayan özgünlüğünü geçtim, diyalog bile yok filmde) ve Hugo, Tinker Tailor Soldier Spy, War Horse gibi adayların bulunduğu (üstelik The Tree of Life’ın aday bile gösterilmediği) en iyi görüntü yönetimi ödülünü de kucaklayan The Artist’in bu iki kategorideki haksız zaferini yersiz buluyorum. Yine kostüm tasarımında Hugo, Jane Eyre gibi adaylar dururken ödülün The Artist’e gitmesi tek kelimeyle fiyasko olarak nitelendirilebilir. Toplamda 21 kategoride yaptığım tahminlerden ( buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz) 14’ünü doğru tutturmayı başardım. Yanlış ola...

The Master (2012)

Bugüne kadar oturup ciddi bir şekilde düşünmemiş olsam da en sevdiğim yönetmeni sorsalar biraz bekledikten sonra vereceğim yanıt Paul Thomas Anderson olurdu sanırım -en azından sıralayacağım birkaç isimden biri olacağına şüphem yok. Kendisiyle olan tanışıklığım bundan uzun seneler önce Boogie Nights ile olmuştu ve ergenliği keşfetmekle meşgul olduğum vakitlerde sinemanın bir başka yüzünü göstermişti bana. Magnolia, Punch-Drunk Love derken birkaç sene önce There Will Be Blood ile artık üstatlığı sorgulanamaz hale gelen Anderson, son filmi The Master'da da Blood'da yaptığı gibi toplumların da üstünde var olan olguların eleştirisini yapmaya devam ediyor. Bu sefer kapitalizm felsefesinden ayrılıp inanç olgusuna bakış atıyor fakat kendisinin de söylediği gibi bunu oldukça üstü kapalı, seyircinin algısına bırakılmış ve kabul edilebilir derecede sembolik ve imgesel metotları kullanarak yapıyor. Her ne kadar hakkında pek fazla bilgim olmasa da (Tom Cruise da olmasa ne yapardı bu...

The Odd Life of Timothy Green (2012)

Leonardo DiCaprio’nun en başarılı performanslarından birine imza attığı, 20 yıl öncesinin filmi What’s Eating Gilbert Grape ve Juliette Binoche ile Steve Carell’i bir araya getiren Dan in Real Life gibi filmlerinden senaristi ve yönetmeni Peter Hedges, beş yıl sonra sektöre The Odd Life of Timothy Green ile döndü. Küçük fantastik ögelerle dolu, komedinin de tuzunu barındıran fakat genel anlamda dramatik bir aile filmi olan Timothy Green’in Tuhaf Yaşamı’nda başrollerde Jennifer Garner ve Joel Edgerton’ı izliyoruz. Yönetmenin Dan in Real Life’ında da boy göstermiş ufaklık CJ Adams da hikayenin baş kahramanı olan topraktan doğma Timothy Green’e hayat veriyor. Tek istekleri bir çocuk sahibi olmak olan Jim ve Cindy, doktorların onca çabasına rağmen mutlu olamayacakları sonucunu öğrendiğinde bir hayli yıkılmıştır. O güne kadar oynadıkları küçük bir oyun olan “bizim çocuğumuz olsa nasıl olurdu?” temalı oyunlarını son bir kez daha oynamak isterler ve çocuklarında olmasını istedikleri ...