Ana içeriğe atla

Faust (2011)

Andrei Zvyaginstev ile birlikte günümüz Rus sinemasının bayrağını elinde taşıyan Aleksandr Sokurov, ünlü Alman yazar Goethe'nin daha önce defalarca beyazperdeye ve tiyatro sahnesine uyarlanmış eseri Faust ile geçtiğimiz sene Venedik Film Festivali'nde Altın Aslan ödülünü kucaklamıştı. Böylesi önemli bir sinemacının uyarlaması hayli zor olan Faust gibi edebi bir metni beyazperdede gördüğünüzde büyüleneceğinizi önceden tahmin edebilirsiniz. Zira ben filmin içinde kaybolup derin sulara daldığımı söyleyebilirim.

Ruhun vücudun hangi parçasında olduğunu, haliyle bir bakıma yaşamın anlamını ve kaynağını arayan doktor Faust'un bu uğurda, hem bilinçli hem de bilinçsizce kendi ruhunu şeytana satmasını izliyoruz filmde. Gördüğü güzeller güzeli Margarete'in peşinde giderken zamandan kopan, kendini boşluğun içinde bulan Faust'un şeytanla imtihanına, bu imtihanın da insanoğlunun nefis, özbenlik ve vicdan gibi iç yüzüne bağımlı gelebileceği noktalarına şahit oluyoruz. Sokurov'un yaptığı şey ise bunu olabildiğince masalsı ve mecazi yollardan seyirciye aktarmak.

Bu filmi izleyenlerin pek çoğunun sıkıldığını tahmin etmek yahut söylemek yanlış olmaz herhalde. Alt metin kaygılarıyla dolup taşan, gündelik sinema seyircisinin alışık olmadığı bir diyalog kullanımı barındıran, olay ve anlam bütünlüğünün kolay yakalanamadığı bir yapım Faust. Bu ve daha pek çok yönüyle Goethe'nin yazımı uzun yıllar süren kitabıyla benzerlik taşıyor. Bağlamsal olarak da ortaya muazzam bir uyarlama çıkıyor. 

Filmin insanüstü çabayla kotarılmış tek şeyi Sokurov'un kaleme aldığı senaryosu değil. Anlamlandırması güç bir evrende, anlamlandırması güç eylemlere ve cümlelere tanıklık ettiğimiz Faust'ta rüya ile harmanlanmış hissi veren bir atmosfer mevcut. Soluk tonların kullanıldığı film, yönetmenin ince detaylarla süslediği kamera açılarıyla birlikte adeta bir masal anlatıyor. Ortaçağ Avrupasının biraz gotik, biraz da sofistike manzarasını göstermeyi tercih ediyor Sokurov. Set dekorlarından kostümlere kadar her şey harikulade düşünülmüş. Özellikle filmin sonlarına doğru kendini gösteren müzikler ise Sokurov'un daimi dostu Andrey Sigle tarafından bestelenmiş.

İzlemesi zor, anlatması daha zor bir film Faust. Sakin bir kafayla, mümkünse ara vermeksizin ve filmin her detayından bir anlam çıkarmaya çalışarak izlenmesi durumunda bir başyapıta dönüşürken izledikleri her şeyin fast food misali hazır halde önüne sunulmasını isteyenler için ömürlerinden ömür götüren bir zaman kaybı olabilecek kadar da güçlü. Zaten Sokurov bu ayrımı yaptırabiliyorsa söyleyecek daha başka bir şey yoktur.

Puan: 9.5/10

Yorumlar

vernonsullivan dedi ki…
Faust'u festivalde izlemiş ve çok beğenmiştim. Rus edebiyatının ve özellikle sinemasının çok sevdiği sembolik anlatımlarla ve imgelerle dolu bir film. gerçekten birkaç kez izleyip, filmi tekrar tekrar okuyup her simgenin çözümlemesini yaptıktan sonra ancak anlatabilir belki insan. fakat özellikle kamera ve ışık kullanımına bayıldığımı söylemeliyim.

Bu blogdaki popüler yayınlar

BAFTA Kazananları

İngilizlerin Oscar’ı olarak kabul edilen BAFTA Ödülleri sahiplerini buldu. Aday listesindeki bir takım yanlışlıklardan öngörüde bulunmamızı istiyor olmalılardı ki ödül töreninde açıklanan kazananlardan bazılarına anlam veremedik. Oscar’ın da favorisi The Artist’in 7 ödülle süpürdüğü gecede en iyi İngiliz filmi ödülünü Tinker Tailor Soldier Spy kazandı. Senaryosunun nesinin özgün olduğunu bir türlü anlamadığımız (hadi öykünün olmayan özgünlüğünü geçtim, diyalog bile yok filmde) ve Hugo, Tinker Tailor Soldier Spy, War Horse gibi adayların bulunduğu (üstelik The Tree of Life’ın aday bile gösterilmediği) en iyi görüntü yönetimi ödülünü de kucaklayan The Artist’in bu iki kategorideki haksız zaferini yersiz buluyorum. Yine kostüm tasarımında Hugo, Jane Eyre gibi adaylar dururken ödülün The Artist’e gitmesi tek kelimeyle fiyasko olarak nitelendirilebilir. Toplamda 21 kategoride yaptığım tahminlerden ( buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz) 14’ünü doğru tutturmayı başardım. Yanlış ola...

The Master (2012)

Bugüne kadar oturup ciddi bir şekilde düşünmemiş olsam da en sevdiğim yönetmeni sorsalar biraz bekledikten sonra vereceğim yanıt Paul Thomas Anderson olurdu sanırım -en azından sıralayacağım birkaç isimden biri olacağına şüphem yok. Kendisiyle olan tanışıklığım bundan uzun seneler önce Boogie Nights ile olmuştu ve ergenliği keşfetmekle meşgul olduğum vakitlerde sinemanın bir başka yüzünü göstermişti bana. Magnolia, Punch-Drunk Love derken birkaç sene önce There Will Be Blood ile artık üstatlığı sorgulanamaz hale gelen Anderson, son filmi The Master'da da Blood'da yaptığı gibi toplumların da üstünde var olan olguların eleştirisini yapmaya devam ediyor. Bu sefer kapitalizm felsefesinden ayrılıp inanç olgusuna bakış atıyor fakat kendisinin de söylediği gibi bunu oldukça üstü kapalı, seyircinin algısına bırakılmış ve kabul edilebilir derecede sembolik ve imgesel metotları kullanarak yapıyor. Her ne kadar hakkında pek fazla bilgim olmasa da (Tom Cruise da olmasa ne yapardı bu...

The Odd Life of Timothy Green (2012)

Leonardo DiCaprio’nun en başarılı performanslarından birine imza attığı, 20 yıl öncesinin filmi What’s Eating Gilbert Grape ve Juliette Binoche ile Steve Carell’i bir araya getiren Dan in Real Life gibi filmlerinden senaristi ve yönetmeni Peter Hedges, beş yıl sonra sektöre The Odd Life of Timothy Green ile döndü. Küçük fantastik ögelerle dolu, komedinin de tuzunu barındıran fakat genel anlamda dramatik bir aile filmi olan Timothy Green’in Tuhaf Yaşamı’nda başrollerde Jennifer Garner ve Joel Edgerton’ı izliyoruz. Yönetmenin Dan in Real Life’ında da boy göstermiş ufaklık CJ Adams da hikayenin baş kahramanı olan topraktan doğma Timothy Green’e hayat veriyor. Tek istekleri bir çocuk sahibi olmak olan Jim ve Cindy, doktorların onca çabasına rağmen mutlu olamayacakları sonucunu öğrendiğinde bir hayli yıkılmıştır. O güne kadar oynadıkları küçük bir oyun olan “bizim çocuğumuz olsa nasıl olurdu?” temalı oyunlarını son bir kez daha oynamak isterler ve çocuklarında olmasını istedikleri ...