Ana içeriğe atla

Skyfall (2012)

James Bond serisi bugüne kadar pek ilgimi çekmedi. Denk gelirsem izlediğim ve toplamda kaç filmi olduğunu bile bilmediğim seri hakkında bildiklerim ile bilmediklerimi oranlayınca 1 (bir) gibi bir sonuç çıkabildiğini söyleyebilirim ama. Daniel Craig'in Bond rolünü üstlenmeye başladığından beri benim için daha ilgi çekici gelen serinin son filmi Skyfall'da Sam Mendes ve Roger Deakins isimlerini de görünce film hakkında epey heyecanlandığımı söylemem yalan olmaz. Sinema tarihinin en uzun soluklu serisi olabilir James Bond fakat benim için birbirinden heyecanlı saatlerden daha önemli bir şey varsa o da filmde adı geçen insanlardır (Tamam, bazen tam tersi olabiliyor). Eh, sonuçta ilk filmiyle Oscar alarak efsaneleşmiş bir yönetmen ile günümüzün en iyi görüntü yönetmenlerinden biri bir James Bond filmi için bir araya geliyor, üstüne Daniel Craig, Judie Dench, Javier Bardem gibi oyuncular ile güzel şehrimiz İstanbul'u izliyoruz. Ah, söylemeyi unuttum; Thomas Newman ve Adele faktörlerini atlarsam filmin bütünlüğünü bozmuş olurum.


Her ne kadar film hakkındaki düşüncelerimin özeti olan bir paragraf yazmış olsam da Skyfall hakkında birkaç cümle daha etmekte ısrarcıyım. Eleştirmenlerce oldukça beğenilen Skyfall konusunda beklentilerim hiçbir zaman düşük olmasa da filmi izledikten sonra umduğumdan fazlasını bulduğumu belirtmeliyim. 1995 tarihli Golden Eye'dan bu yana M. karakterine toplamda 6 filmde hayat veren Judie Dench'e bir veda niteliği taşıyan filmin ana hatlarında senenin bir diğer aksiyon filmi olan The Dark Knight Rises'ı görmek mümkün. İki film de şaşırtıcı ve içini eşeledikçe artan benzerlikler taşıyor. Kötü karakterlerinin doğası ve eylemleri, baş kahramanlarımızın yıkılışı ve küllerinden yeniden doğuşları, kötü karakterlerin geçmişi ile iyilerin geçmişlerindeki yol çakışmaları gibi daha bir çok senaryo ögesinin her iki filmde de oldukça benzer oluşu Skyfall'u izlerken biraz rahatsız etse de, çoğunlukla farklı bir öykü izlediğimiz için, bazı şeyleri görmezden gelmemize sebep oluyor. 3 kez Oscar'a aday olmuş senarist John Logan'a Neal Purvis ve Robert Wade eşlik ediyor ve üçlü; İstanbul, Şangay, Londra ve İskoçya'da geçen soluksuz bir serüveni kaleme alıyor.

Filmin Roger Deakins imzalı sinematografisi kendini özellikle İstanbul ve Şangay sahnelerinde görkemli bir şekilde göstererek senenin en başarılı görüntü yönetimlerinden biri olduğunu kanıtlıyor. Thomas Newman'ın besteleriyle adrenalin salgımız artarken özel efektlerle seyir zevkimiz katlanıyor. Javier Bardem'in hayat verdiği Silva karakteri ise zekasıyla kendine hayran bırakıyor ve senenin en iyi kötülerinden biri oluyor. Sonuçta Skyfall, James Bond serisinin modern çağından (filmin içinde de) eskilere göz kırpan ve bir yandan da yeni bir M. ile 20 yıla yakın bir dönemi sonlandıran bir yapım haline dönüşüyor. Aksiyon sevenler için muazzam bir örnek iken James Bond hayranlarının seriyi daha da sevmelerine şüphe duymayacağım başarıda bir yedinci sanat ürünü olmayı başarıyor.

Puan: 8/10

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

The Master (2012)

Bugüne kadar oturup ciddi bir şekilde düşünmemiş olsam da en sevdiğim yönetmeni sorsalar biraz bekledikten sonra vereceğim yanıt Paul Thomas Anderson olurdu sanırım -en azından sıralayacağım birkaç isimden biri olacağına şüphem yok. Kendisiyle olan tanışıklığım bundan uzun seneler önce Boogie Nights ile olmuştu ve ergenliği keşfetmekle meşgul olduğum vakitlerde sinemanın bir başka yüzünü göstermişti bana. Magnolia, Punch-Drunk Love derken birkaç sene önce There Will Be Blood ile artık üstatlığı sorgulanamaz hale gelen Anderson, son filmi The Master'da da Blood'da yaptığı gibi toplumların da üstünde var olan olguların eleştirisini yapmaya devam ediyor. Bu sefer kapitalizm felsefesinden ayrılıp inanç olgusuna bakış atıyor fakat kendisinin de söylediği gibi bunu oldukça üstü kapalı, seyircinin algısına bırakılmış ve kabul edilebilir derecede sembolik ve imgesel metotları kullanarak yapıyor. Her ne kadar hakkında pek fazla bilgim olmasa da (Tom Cruise da olmasa ne yapardı bu...

BAFTA Kazananları

İngilizlerin Oscar’ı olarak kabul edilen BAFTA Ödülleri sahiplerini buldu. Aday listesindeki bir takım yanlışlıklardan öngörüde bulunmamızı istiyor olmalılardı ki ödül töreninde açıklanan kazananlardan bazılarına anlam veremedik. Oscar’ın da favorisi The Artist’in 7 ödülle süpürdüğü gecede en iyi İngiliz filmi ödülünü Tinker Tailor Soldier Spy kazandı. Senaryosunun nesinin özgün olduğunu bir türlü anlamadığımız (hadi öykünün olmayan özgünlüğünü geçtim, diyalog bile yok filmde) ve Hugo, Tinker Tailor Soldier Spy, War Horse gibi adayların bulunduğu (üstelik The Tree of Life’ın aday bile gösterilmediği) en iyi görüntü yönetimi ödülünü de kucaklayan The Artist’in bu iki kategorideki haksız zaferini yersiz buluyorum. Yine kostüm tasarımında Hugo, Jane Eyre gibi adaylar dururken ödülün The Artist’e gitmesi tek kelimeyle fiyasko olarak nitelendirilebilir. Toplamda 21 kategoride yaptığım tahminlerden ( buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz) 14’ünü doğru tutturmayı başardım. Yanlış ola...

2013'te Sinefilleri Neler Bekliyor?

George Clooney, Alfonso Cuaron imzalı Gravity ile karşımıza çıkacak Dolu dolu bir 2012 yılı sinema sezonunu sönük bir Hollywood seremonisiyle tamamladıktan sonra pek çok auteur ve başarılı yönetmenin karşımıza çıkacağı 2013 sezonuna merhaba dedik. 2011 sezonu iyiydi, 2012 sezonu daha iyiydi ve bana öyle geliyor ki 2013'te çıta biraz daha yükselecek. Hollywood ve dünya sinemasının ünlü isimlerinin merakla beklenen filmleri vizyona girecek; haliyle de sinemaseverler için uzun zamandır hayalini kurdukları bir dönem oldukça hızlı bir şekilde başlıyor. İşe Uzak Doğu sinemasından başlayacak olursak öncelikle Japon anime sanatının yaşayan en büyük temsilcisi Hayao Miyazaki ustanın iki projesinden bahsetmek gerekir. Ruhların Kaçışı gibi bir kült yapıma imza atarak Oscar ödülü dahi kazanan Miyazaki bu sene 2. Dünya Savaşı sırasında Japon savaş uçaklarını tasarlayan Jiro Horikoshi'nin hayatını anlatacağı The Wind Rises ve ayrıntıları açıklanmasa da 1992 yapımı olan kırmızı İtal...