Ana içeriğe atla

Şarkılarla 2012 Sineması

Filmleri güzelleştiren pek çok öge vardır. Oyunculuklarıyla öne çıkabilir filmler yahut son teknoloji ürünü efektlerle milyonlarca Dolar hasılat getirebilir yapımcılarına. Bazen de işin sanatsal kısmı seyirciyi çeker. Kimi zamansa yalnızca bir şarkıyla bir filmi zihninize yerleştirirsiniz. 2012 yılının sonlarına yaklaşırken (her ne kadar benim için film sezonu şubat sonunda Oscar gecesi ile bitecek olsa da) yavaş yavaş listeleri yayınlamaya karar verdim. Bu yazıda bana pek sevgili dostum Zeynep Kırcalı eşlik ediyor. Aşağıda toplamda 10 şarkıdan oluşan listede benim ve Zeynep'in bu sezon filmlerde karşımıza çıkan ve kulağımızın pasını temizleyen şarkılardan yaptığımız seçimlerimizi göreceksiniz. İkimiz de yalnızca beşer seçim yapmak zorunda kaldığımız için aslında hoşumuza giden başka şarkıları elemek zorunda kaldık ama kendimizce tatmin olduğumuz, sizin de tatmin olacağınızı umduğumuz şöyle bir liste ortaya koymuş olduk. İyi dinlemeler!


Benim Seçimlerim

1. Abraham's Daughter (The Hunger Games filminden)

The Hunger Games için pek çok şarkı yazıldı, birbirinden farklı isimler soundtrack albümü için katkıda bulundu. Fakat bu şarkılardan en ön plana çıkanı Grammy ödüllü Arcade Fire'ın Abraham's Daughter isimli parçası oldu. Şarkıda bugüne kadar pek çok kez kullanılan imgeler bulunuyor fakat bahsedilen karakterlerin filmdeki karakterlere uyarlanması konusunda da bir fikir birliğine gidilmiş değil. Oscar'a aday olması durumunda ödüle kavuşması kuvvetle muhtemel bir parça.



2. I Believe In Love (Mirror Mirror filminden)

Mirror Mirror belki kimseyi memnun etmiş bir film değil fakat Lily Collins, filmin sonunda Alan Menken imzalı I Believe In Love şarkısını söyleyip dans ederken yerine durabilmiş seyircinin de biraz kasıntı olduğunu düşünmemiz yanlış olmaz sanırım. Hint ezgileriyle donatılmış şarkı yüksek temposunun da verdiği gazla çok kısa sürede dile dolanıyor.



3. La Seine (Un Monstre a Paris filminden)

Hem sesi hem güzelliği hem de oyunculuğuyla kendine hayran bırakan Vanessa Paradis ve sesiyle büyüleyen Fransız Mathieu Chedid'nin düetinden oluşan La Seine, animasyon filmin en büyüleyici dakikalarını yaşatmakla kalmıyor, dile dolanan sözleriyle kendini unutturmama konusunda filmin seyircisine de garanti veriyor.



4. Hashishet Albi (Et Maintenant On Va Où filminden)

Komedi ile trajedinin en güzel oranda birleştiği filmlerden olan Where Do We Go Now'ın yetenekli kadın oyuncularından oluşan ekibi, köyün pimi çekilmeye hazır erkeklerini sakinleştirmek için içine uyuşturucu katacakları hamur işlerini yaparken bu şarkıyla eğleniyorlar. Şarkının bestecisi ise Khaled Mouzanar. 



5. Song of the Lonely Mountain (The Hobbit: An Unexpected Journey filminden)

Tolkien'in kendi kaleminden çıkan sözlerin bestelenmesiyle oluşan Over the Misty Mountains Cold'u, cücelerin lideri Thorin'in ağzından dinlemek elbette tüyler ürpertici derecede muhteşem fakat filmin kapanış jeneriği olan bu versiyonunun da hakkını vermek gerekir. Tam bir yolculuk filmine yaraşır atmosferi olan şarkı, bir yandan bir seneliğine verilen Orta Dünya molasının başlangıcı iken diğer yandan birkaç dakika önce bitmiş bir masalın kişinin zihninde tekrar canlanırken hayalgücüne eşlik edecek fantastik bir eser. Neil Finn'in yorumuyla:





Zeynep Kırcalı'nın Seçimleri

1. Paradise Circus (Savages filminden)

Oliver Stone’un yaşattığı hayal kırıklığı, hiçbir filmle boy ölçüşemez. Fakat bunu söylerken bu parçanın çaldığı sahneyi çıkartarak konuşmak lazım. Çünkü filmde müziğin ne kadar önemli olduğunu söylemeye gerek yok. Bazen her şey, herkes susmalı ve o sahneyi arka fondaki müziğe bırakmalı. Gelmiş geçmiş en kötü film olsa da kemiklerinize derinlemesine işleyebilir. Paradise Circus’ın bu remixi filmin tek iyi yanı!



2. Hljómar (Svartur á leik/Black's Game filminden)

Yapımcılığını Drive (Sürücü) filminden tanıdığımız Danimarkalı yönetmen Nicolas Winding Refn’in yaptığı İzlanda yapımı Svartur a leik (Black’s Game/Kara Oyun) filminde çalan her bir parça tam anlamıyla enfesti. Bu melankolik filmin en iyi parçalarından biri de kesinlikle bu olmalı.



3. The Bathtub (Beasts of the Southern Wild filminden)

İçinde barındırdığı her türlü tınıyla aynı film gibi insanın içinde birçok his uyandıran bu sıra dışı parçanın da her an her yerde dinlenebilecek bir şarkı olmamasına rağmen bu listede olması gerektiğini düşündüm.



4. Breath of Life (Snow White and the Huntsman filminden)

Yılın hayal kırıklığına uğratan büyük yapımlarından biri olan Snow White and the Huntsman’ın en iyi yanı bu parçaydı sanırım. Florence Welch o güzeller güzeli güçlü sesiyle filmin yapamadığını yapıp dinleyenleri masallar diyarına götürüyor adeta… 



5. Skyfall (Skyfall filminden)

Adele’den oldum olası hiç haz etmemiş, şarkılarını her yerde çaldığı için mecburiyetten ezberlemiş ve asla sevmemiş biri olsam da bu parçayı beğendim. Bir “The World is Not Enough” ya da “Die Another Day” olmasa da Skyfall’ın gerek kelime anlamına gerekse filmde anlatılmak istenene uygun bir parça olmuş.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

BAFTA Kazananları

İngilizlerin Oscar’ı olarak kabul edilen BAFTA Ödülleri sahiplerini buldu. Aday listesindeki bir takım yanlışlıklardan öngörüde bulunmamızı istiyor olmalılardı ki ödül töreninde açıklanan kazananlardan bazılarına anlam veremedik. Oscar’ın da favorisi The Artist’in 7 ödülle süpürdüğü gecede en iyi İngiliz filmi ödülünü Tinker Tailor Soldier Spy kazandı. Senaryosunun nesinin özgün olduğunu bir türlü anlamadığımız (hadi öykünün olmayan özgünlüğünü geçtim, diyalog bile yok filmde) ve Hugo, Tinker Tailor Soldier Spy, War Horse gibi adayların bulunduğu (üstelik The Tree of Life’ın aday bile gösterilmediği) en iyi görüntü yönetimi ödülünü de kucaklayan The Artist’in bu iki kategorideki haksız zaferini yersiz buluyorum. Yine kostüm tasarımında Hugo, Jane Eyre gibi adaylar dururken ödülün The Artist’e gitmesi tek kelimeyle fiyasko olarak nitelendirilebilir. Toplamda 21 kategoride yaptığım tahminlerden ( buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz) 14’ünü doğru tutturmayı başardım. Yanlış ola...

The Master (2012)

Bugüne kadar oturup ciddi bir şekilde düşünmemiş olsam da en sevdiğim yönetmeni sorsalar biraz bekledikten sonra vereceğim yanıt Paul Thomas Anderson olurdu sanırım -en azından sıralayacağım birkaç isimden biri olacağına şüphem yok. Kendisiyle olan tanışıklığım bundan uzun seneler önce Boogie Nights ile olmuştu ve ergenliği keşfetmekle meşgul olduğum vakitlerde sinemanın bir başka yüzünü göstermişti bana. Magnolia, Punch-Drunk Love derken birkaç sene önce There Will Be Blood ile artık üstatlığı sorgulanamaz hale gelen Anderson, son filmi The Master'da da Blood'da yaptığı gibi toplumların da üstünde var olan olguların eleştirisini yapmaya devam ediyor. Bu sefer kapitalizm felsefesinden ayrılıp inanç olgusuna bakış atıyor fakat kendisinin de söylediği gibi bunu oldukça üstü kapalı, seyircinin algısına bırakılmış ve kabul edilebilir derecede sembolik ve imgesel metotları kullanarak yapıyor. Her ne kadar hakkında pek fazla bilgim olmasa da (Tom Cruise da olmasa ne yapardı bu...

The Odd Life of Timothy Green (2012)

Leonardo DiCaprio’nun en başarılı performanslarından birine imza attığı, 20 yıl öncesinin filmi What’s Eating Gilbert Grape ve Juliette Binoche ile Steve Carell’i bir araya getiren Dan in Real Life gibi filmlerinden senaristi ve yönetmeni Peter Hedges, beş yıl sonra sektöre The Odd Life of Timothy Green ile döndü. Küçük fantastik ögelerle dolu, komedinin de tuzunu barındıran fakat genel anlamda dramatik bir aile filmi olan Timothy Green’in Tuhaf Yaşamı’nda başrollerde Jennifer Garner ve Joel Edgerton’ı izliyoruz. Yönetmenin Dan in Real Life’ında da boy göstermiş ufaklık CJ Adams da hikayenin baş kahramanı olan topraktan doğma Timothy Green’e hayat veriyor. Tek istekleri bir çocuk sahibi olmak olan Jim ve Cindy, doktorların onca çabasına rağmen mutlu olamayacakları sonucunu öğrendiğinde bir hayli yıkılmıştır. O güne kadar oynadıkları küçük bir oyun olan “bizim çocuğumuz olsa nasıl olurdu?” temalı oyunlarını son bir kez daha oynamak isterler ve çocuklarında olmasını istedikleri ...