Ana içeriğe atla

Et maintenant on va où? (2011) Peki Şimdi Nereye?

Geçtiğimiz sene yabancı dilde en iyi film Oscar yarışında Lübnan'ı temsil eden Et maintenant on va où, Nadine Labaki'nin Caramel'den sonraki ikinci yönetmenlik denemesi. Müslümanlar ile Hristiyanların zoru zoruna barış içinde yaşadıkları gözlerden ırak bir köyde geçen film, iki etnik grubun birbirine düşman kesilmesi için ne kadar küçük kıvılcımlara ihtiyaç duyduğunu, birbirlerini nasıl doldurduklarını ve tüm bunlara karşı duyarlı kadınların barış uğruna attığı adımları irdeleyen yer yer güldürücü, bazen de fazlasıyla hüzünlendirici öyküsüyle seyircinin kanına dokunuyor.

Film, önce kemik kadroyu oluşturan kadınların fazlasıyla etkileyici ve kendine hayran bırakan koreografileriyle başlayıp yakın dönem Türk sinemasının unutulmazlarından Vizontele'yi andıran bir bölümle devam ediyor. Köye ilk kez getirilen bir televizyondan frekans alınabilmesi için yüksek bir tepeye çıkan halk, hep birlikte seyre koyulduğunda ilk eğlencelikler başlarken bir yandan da ülke çapında haber olan etnik çatışmaların haberlerine denk geliyorlar. Köylü erkeklerin bunları duyması durumunda hemen deli damarlarının atacağını ve huzurun kaçacağını bilen kadınlar ise ahaliyi bu tür haberlerden uzak tutmak için her türlü çabayı sarf ediyor. O kadar ki bu çabalar köye fahişe getirmek, erkeklerin yemeklerine uyuşturucu katmaya; daha da ötesi tüm kadınların din değiştirmesine kadar ilerliyor. Elbette bunlar filmin gülümseten detayları. Bir komedi filmi olmamasına rağmen pek çok komedi filminden daha eğlencelik bir seyir zevki olan Et maintenant on va où, aynı zamanda nadiren karşımıza çıkan çarpıcı dramatizasyon olgularını da barındırıyor. Söz konusu gidişat hakkında pek detay vermek istemesem de bir annenin Meryem Ana'nın heykeli önünde gözlerinden yaşlar akarak, çığlık çığlığa yaptığı serzenişi duyduğunuzda cinsiyetiniz ya da yaşınız ne olursa olsun yüreğinizden bir parçanın kopacağını hissedeceğinizden emin olabilirsiniz.

Yönetmen ve senaristlik görevini üstlenen Nadine Labaki, aynı zamanda öykünün baş kahramanlarından birine de hayat veriyor. Sinema sahnesindeki asıl işi oyunculuk olan güzel aktris, hem göz doldurucu ve içten bir performans sergiliyor hem de yönettiği kadroyla aynı samimiyeti yakalayıp seyirciye kendini yaban ellerde hissettirmektense insanın en doğal hallerinin bir yansımasını sunuyor. Çorak çöllerden yeşil alanlara, pek çok güzel görüntünün seyirciyi selamladığı filmde en çok sevdiğim noktalardan biri de kadın oyuncuların film sırasında söylediği şarkılar. Onlardan en eğlencelisini aşağıda dinleyebilirsiniz fakat dinledikten hemen sonra ne yapıp edip bu etkileyici, çarpıcı yapımı izleyeceğinize dair kendinize bir söz vermeyi unutmayın!

Puan: 8/10

Yorumlar

uydur dedi ki…
Şalvar Davası'nı da analım o zaman tez vakitte, yeniden seyredelim, kıyasa girelim:

http://sinematurk.com/film/6071-salvar-davasi/

Bu blogdaki popüler yayınlar

The Master (2012)

Bugüne kadar oturup ciddi bir şekilde düşünmemiş olsam da en sevdiğim yönetmeni sorsalar biraz bekledikten sonra vereceğim yanıt Paul Thomas Anderson olurdu sanırım -en azından sıralayacağım birkaç isimden biri olacağına şüphem yok. Kendisiyle olan tanışıklığım bundan uzun seneler önce Boogie Nights ile olmuştu ve ergenliği keşfetmekle meşgul olduğum vakitlerde sinemanın bir başka yüzünü göstermişti bana. Magnolia, Punch-Drunk Love derken birkaç sene önce There Will Be Blood ile artık üstatlığı sorgulanamaz hale gelen Anderson, son filmi The Master'da da Blood'da yaptığı gibi toplumların da üstünde var olan olguların eleştirisini yapmaya devam ediyor. Bu sefer kapitalizm felsefesinden ayrılıp inanç olgusuna bakış atıyor fakat kendisinin de söylediği gibi bunu oldukça üstü kapalı, seyircinin algısına bırakılmış ve kabul edilebilir derecede sembolik ve imgesel metotları kullanarak yapıyor. Her ne kadar hakkında pek fazla bilgim olmasa da (Tom Cruise da olmasa ne yapardı bu...

BAFTA Kazananları

İngilizlerin Oscar’ı olarak kabul edilen BAFTA Ödülleri sahiplerini buldu. Aday listesindeki bir takım yanlışlıklardan öngörüde bulunmamızı istiyor olmalılardı ki ödül töreninde açıklanan kazananlardan bazılarına anlam veremedik. Oscar’ın da favorisi The Artist’in 7 ödülle süpürdüğü gecede en iyi İngiliz filmi ödülünü Tinker Tailor Soldier Spy kazandı. Senaryosunun nesinin özgün olduğunu bir türlü anlamadığımız (hadi öykünün olmayan özgünlüğünü geçtim, diyalog bile yok filmde) ve Hugo, Tinker Tailor Soldier Spy, War Horse gibi adayların bulunduğu (üstelik The Tree of Life’ın aday bile gösterilmediği) en iyi görüntü yönetimi ödülünü de kucaklayan The Artist’in bu iki kategorideki haksız zaferini yersiz buluyorum. Yine kostüm tasarımında Hugo, Jane Eyre gibi adaylar dururken ödülün The Artist’e gitmesi tek kelimeyle fiyasko olarak nitelendirilebilir. Toplamda 21 kategoride yaptığım tahminlerden ( buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz) 14’ünü doğru tutturmayı başardım. Yanlış ola...

2013'te Sinefilleri Neler Bekliyor?

George Clooney, Alfonso Cuaron imzalı Gravity ile karşımıza çıkacak Dolu dolu bir 2012 yılı sinema sezonunu sönük bir Hollywood seremonisiyle tamamladıktan sonra pek çok auteur ve başarılı yönetmenin karşımıza çıkacağı 2013 sezonuna merhaba dedik. 2011 sezonu iyiydi, 2012 sezonu daha iyiydi ve bana öyle geliyor ki 2013'te çıta biraz daha yükselecek. Hollywood ve dünya sinemasının ünlü isimlerinin merakla beklenen filmleri vizyona girecek; haliyle de sinemaseverler için uzun zamandır hayalini kurdukları bir dönem oldukça hızlı bir şekilde başlıyor. İşe Uzak Doğu sinemasından başlayacak olursak öncelikle Japon anime sanatının yaşayan en büyük temsilcisi Hayao Miyazaki ustanın iki projesinden bahsetmek gerekir. Ruhların Kaçışı gibi bir kült yapıma imza atarak Oscar ödülü dahi kazanan Miyazaki bu sene 2. Dünya Savaşı sırasında Japon savaş uçaklarını tasarlayan Jiro Horikoshi'nin hayatını anlatacağı The Wind Rises ve ayrıntıları açıklanmasa da 1992 yapımı olan kırmızı İtal...