Ana içeriğe atla

Argo (2012)

İran devrim tarihine özel bir ilgi duyduğum doğrudur. Hakkında ne kadar çok okuma varsa bir şekilde vakit ayırıp onlara göz gezdiririm. Dışarıdan bakınca her şeyin güllük gülistanlık olduğu şahlık rejiminde halkın nasıl sefalete itildiği ve bunun devrime nasıl ön ayak olduğu ise aşikardır. Bu konu sinema tarihine çok nadir malzeme oldu fakat Hollywood'un sonunda bir nevi devrimi de konu edinen film yapma arayışlarına girme vakti gelmişti. Daha önce Gone Baby Gone ve The Town'daki yönetmenlik deneyimleriyle bu pozisyonda iyi işler çıkarabileceğini göstermiş olan oyuncu Ben Affleck, İran Devrimi sonrasında Amerikan Konsolosluğu'na yapılan saldırı sonucu Kanada Büyükelçiliği'ne sığınan 6 ABD vatandaşının İran'dan kurtarılma hikayesini konu alan Argo'yu çekme kararı aldığında rahat bir nefes almıştım. Çünkü hem ilgimi çeken bir olay beyazperdeye aktarılacaktı, hem de The Town sonrasında aksiyon türünde kendini kanıtlamaya meyilli bir isim filmi devralacaktı. 

İlk ciddi senaryo deneyimini yaşayan Chris Terrio'nun kaleminden izlediğimiz Argo, aslında pek çok kişiye göre Amerikanın kahraman gösterilmesi, İranlıların ise antipatik birer figür olarak yansıtılması gibi gerekçelerle eleştirildi. Ben şahsen bu fikirlere katıldığımı söyleyemeyeceğim zira devrim sırasında İran'ın takındığı tavır, din uğruna atılan adımlar ve dahası gözümüzün önündeyken (ki İran halkında görülen bu tutumun benzerinin ülkemizdeki bir takım kesimlerde yansımalarının da olmadığını iddia edemeyiz) Terrio ve Affleck ikilisinin malum konuda oldukça ideal bir bakış açısı sergilediğini söyleyebilirim. Amerikanın ve CIA'in kahramanlık mevzularını da filmde baskın bir biçimde hissettiğimi söylesem yalan olur zira filme konu olan operasyonun baş rolünde Kanada'nın olduğunun ve Amerikan politikasının kendi iç hesaplaşmalarının nasıl sonuçlar doğurduğunun eleştirisini de yapıyor Argo. Belki senaryo konusundaki tek noksanlık seyircinin filmin sonunda neler olacağını önceden bilmesi ya da en azından kestirmesidir. Ama yine de Affleck'in aksiyon yaratmadaki başarısı bunun önüne geçmiş gözüküyor. İki saatlik bu adrenalin pompasını öldürmeye çalışsalar da bu konuda hakkını vermek gerektiği kanaatindeyim.

Film hakkında en çok beğenilen şeyin Affleck'in yönetmen koltuğundaki başarısının yanında tam da böyle bir aksiyon filmine yakışır derecedeki kurgusu olduğunu belirtmek gerek. Benden de tam not alan montajla yetkili isim William Goldenberg. Bu sene bir diğer Amerikan kahramanlık temalı filmi olan Zero Dark Thirty'nin de editörlüğünü yapan Goldenberg'in iki filmle de Oscar'a aday olacağı ve oylar bölünmez ise biriyle altın heykeli kucaklayacağını kesin olarak söyleyebiliriz. Hazır teknik detaylara girmişken dış mekan çekimlerinin ağırlıklı olduğu Argo'da bir aksiyon filmine yakışır görüntü yönetmenliğiyle karşı karşıya olduğumuzu da belirtmek isterim. Tahran çekimleri İstanbul'da yapılan filmde Kapalı Çarşı başta olmak üzere şehrin 80'ler İran'ına dönüştürülmesi de Jan Pascale'nin kariyerindeki en önemli başarısı diyebiliriz. En sevdiğim bestecilerden olan Alexandre Desplat'nın muazzam vuruşları eşliğinde izlediğimiz filmde adrenalin salgımızla birlikte artıp azalan müzikler ise bundan aylar önce duyduğumuzda hepimizi heyecanlandırmış ve Fransız asıllı besteciye olan sempatimizi arttırmıştı.

Sonuç olarak kendi dilinden ve toprağından olmayan insanlarla çekilen, belki de sadece bu sebeple yönetmesi hayli zor bir film olan Argo, hiç şüphe yok ki Hollywood'un gerçeğe uygun aksiyon seven takipçileri için kaçırılmaz bir uyarlaması. ABD'li eleştirmenler belki milliyetçilik duygularını ön planda tutarak bu filmi yere göğe sığdıramamış olabilir fakat işin beyazperde kısmında da hayli başarılı bir iş çıkarıldığı gerçeğini kimse inkar edemez. 

Puan: 8/10

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

The Master (2012)

Bugüne kadar oturup ciddi bir şekilde düşünmemiş olsam da en sevdiğim yönetmeni sorsalar biraz bekledikten sonra vereceğim yanıt Paul Thomas Anderson olurdu sanırım -en azından sıralayacağım birkaç isimden biri olacağına şüphem yok. Kendisiyle olan tanışıklığım bundan uzun seneler önce Boogie Nights ile olmuştu ve ergenliği keşfetmekle meşgul olduğum vakitlerde sinemanın bir başka yüzünü göstermişti bana. Magnolia, Punch-Drunk Love derken birkaç sene önce There Will Be Blood ile artık üstatlığı sorgulanamaz hale gelen Anderson, son filmi The Master'da da Blood'da yaptığı gibi toplumların da üstünde var olan olguların eleştirisini yapmaya devam ediyor. Bu sefer kapitalizm felsefesinden ayrılıp inanç olgusuna bakış atıyor fakat kendisinin de söylediği gibi bunu oldukça üstü kapalı, seyircinin algısına bırakılmış ve kabul edilebilir derecede sembolik ve imgesel metotları kullanarak yapıyor. Her ne kadar hakkında pek fazla bilgim olmasa da (Tom Cruise da olmasa ne yapardı bu...

BAFTA Kazananları

İngilizlerin Oscar’ı olarak kabul edilen BAFTA Ödülleri sahiplerini buldu. Aday listesindeki bir takım yanlışlıklardan öngörüde bulunmamızı istiyor olmalılardı ki ödül töreninde açıklanan kazananlardan bazılarına anlam veremedik. Oscar’ın da favorisi The Artist’in 7 ödülle süpürdüğü gecede en iyi İngiliz filmi ödülünü Tinker Tailor Soldier Spy kazandı. Senaryosunun nesinin özgün olduğunu bir türlü anlamadığımız (hadi öykünün olmayan özgünlüğünü geçtim, diyalog bile yok filmde) ve Hugo, Tinker Tailor Soldier Spy, War Horse gibi adayların bulunduğu (üstelik The Tree of Life’ın aday bile gösterilmediği) en iyi görüntü yönetimi ödülünü de kucaklayan The Artist’in bu iki kategorideki haksız zaferini yersiz buluyorum. Yine kostüm tasarımında Hugo, Jane Eyre gibi adaylar dururken ödülün The Artist’e gitmesi tek kelimeyle fiyasko olarak nitelendirilebilir. Toplamda 21 kategoride yaptığım tahminlerden ( buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz) 14’ünü doğru tutturmayı başardım. Yanlış ola...

2013'te Sinefilleri Neler Bekliyor?

George Clooney, Alfonso Cuaron imzalı Gravity ile karşımıza çıkacak Dolu dolu bir 2012 yılı sinema sezonunu sönük bir Hollywood seremonisiyle tamamladıktan sonra pek çok auteur ve başarılı yönetmenin karşımıza çıkacağı 2013 sezonuna merhaba dedik. 2011 sezonu iyiydi, 2012 sezonu daha iyiydi ve bana öyle geliyor ki 2013'te çıta biraz daha yükselecek. Hollywood ve dünya sinemasının ünlü isimlerinin merakla beklenen filmleri vizyona girecek; haliyle de sinemaseverler için uzun zamandır hayalini kurdukları bir dönem oldukça hızlı bir şekilde başlıyor. İşe Uzak Doğu sinemasından başlayacak olursak öncelikle Japon anime sanatının yaşayan en büyük temsilcisi Hayao Miyazaki ustanın iki projesinden bahsetmek gerekir. Ruhların Kaçışı gibi bir kült yapıma imza atarak Oscar ödülü dahi kazanan Miyazaki bu sene 2. Dünya Savaşı sırasında Japon savaş uçaklarını tasarlayan Jiro Horikoshi'nin hayatını anlatacağı The Wind Rises ve ayrıntıları açıklanmasa da 1992 yapımı olan kırmızı İtal...