Ana içeriğe atla

The Angels' Share (2012) Meleklerin Payı

Bir yönetmen düşünün. 13 filmi Cannes'da gösterilmiş olsun, üstelik bu filmlerden 11'i Altın Palmiye için yarışsın. 3 kez büyük jüri ödülünü kazansın, bir kez Altın Palmiye'ye ulaşsın. Tüm bu özellikleriyle de Cannes'ın uluslararası yarışma bölümünde filmleri en çok yarışan yönetmen sıfatını kazanmış olsun. Benim gözümde bunlar bir sinemacıyı efsane yapmak için atılmış somut adımlardır -o sinemacının işleri dışında. Belki sokakta yürüyen adama (bırakın favori yönetmenlerini) bildiği yönetmenleri sorsanız alacağınız yanıt Steven Spielberg'den öteye geçemez ama sinemanın içine biraz olsun giren herkes bilir ki dünyanın her köşesinden üstat sıfatını elde etmiş yüzlerce yönetmen vardır ve Spielberg gibi isimler de onların pek çoğundan daha vasat yönetmenlerdir. Amacım tabii ki Spielberg'i yermek ya da diğerlerini övmek değil, amacım İngiliz kültürünün aynı müzikte olduğu gibi sinemada da en iyiler konusunda üst sıralarda olduğunu vurgulamak. İşte Ken Loach da Ada'nın bizlere armağanlarından yalnızca biri; en iyilerinden biri.

Bol bol film çekmeyi seven, filmlerinde sosyoekonomik düzeyi düşük vatandaşların sade fakat çekici yaşantılarını, umutlarını ve dahasını anlatmayı tercih eden Loach, bir kez daha İskoçya topraklarına adım atıyor ve sımsıcak, güldürüsü bol, küçük detaylarla yaşama dair ipuçları ve dersler veren bir hikaye anlatıyor. Uzatmalı arkadaşı Paul Laverty'nin kaleme aldığı senaryosuyla filmin hikayesi kısaca şu şekilde: Çeşitli suçlarla yargılanan dört kişi, kamu görevi cezası aldıktan sonra bir memurun yardımıyla viski tadımının inceliklerini öğrenmeye başlar. Bu dörtlüden Robbie'nin ise daha başka dertleri vardır; kız arkadaşı doğum yapmıştır ve geçmişindeki şiddet suçları dolayısıyla sevgilisinin ailesi Robbie'nin iyi bir baba olmayacağını düşünmektedir. Hatta bu yüzden Robbie'yi tehdit ederler. Bir yandan geçmişini unutmak isteyen Robbie, diğer yandan yakın gelecekte yapılacak bir müzayededen (dünyanın en eski viskisinin satışı) faydalanarak kolay yoldan para kazanmak için küçük planlar yapar.

Senarist Laverty belki filmdeki asıl kahramanları oluşturan dörtlü ekibin her birini seyirciye yeteri kadar anlatmayı tercih etmiyor ama elinden geldiğince tüm karakterlerin kişilikleri hakkında öz bilgiler vererek filmin gidişatında oynayacakları roller hakkında fikir edinmemize yardımcı oluyor. Hırsızlık yapmaktan kendini alamayan bir kadın, kelimenin tam anlamıyla aptal iki adam (ki bunlardan biri, aptallığı ile seyircinin gülmekten karnını ağrıtıyor) ve Robbie'nin macerası o kadar masum ve dramadan uzak ki işin içinde adrenalin arttırıcı bir şey olmamasına rağmen seyirciyi bir şekilde kendine çekmeyi başarıyor. Hayatlarında küçük değişiklikler olan karakterlerin birbirlerini de nasıl değiştirdiklerini ve geçmişleri gibi umutsuz olmasını bekledikleri gelecekten bir anda nasıl umutlu olabildiklerinin öyküsü The Angels' Share. Yönetmenin her zaman yaptığı gibi işsizlik, suçlanan gençler ve yaşam kaygısı üzerine örülmüş sıcak bir hikaye. Cannes'dan büyük jüri ödülü ile dönen filmin ülkemizde yalnızca tek salonda (Beyoğlu Sineması) vizyona girmesi ise işin en acı tarafı.

Puan: 8/10

Yorumlar

Unknown dedi ki…
Yazınızı okuyunca filmi izleme isteğim güncellendi. Hemen bugün izledim.

Ne diyorsun adrenalin yok mu? Filmin sonuna doğru hop oturdum hop kalktım, her şey bozulacak diye..

Neyse ki yönetmen mutlu sonla bitirdi de rahatladım. :)

Bu blogdaki popüler yayınlar

BAFTA Kazananları

İngilizlerin Oscar’ı olarak kabul edilen BAFTA Ödülleri sahiplerini buldu. Aday listesindeki bir takım yanlışlıklardan öngörüde bulunmamızı istiyor olmalılardı ki ödül töreninde açıklanan kazananlardan bazılarına anlam veremedik. Oscar’ın da favorisi The Artist’in 7 ödülle süpürdüğü gecede en iyi İngiliz filmi ödülünü Tinker Tailor Soldier Spy kazandı. Senaryosunun nesinin özgün olduğunu bir türlü anlamadığımız (hadi öykünün olmayan özgünlüğünü geçtim, diyalog bile yok filmde) ve Hugo, Tinker Tailor Soldier Spy, War Horse gibi adayların bulunduğu (üstelik The Tree of Life’ın aday bile gösterilmediği) en iyi görüntü yönetimi ödülünü de kucaklayan The Artist’in bu iki kategorideki haksız zaferini yersiz buluyorum. Yine kostüm tasarımında Hugo, Jane Eyre gibi adaylar dururken ödülün The Artist’e gitmesi tek kelimeyle fiyasko olarak nitelendirilebilir. Toplamda 21 kategoride yaptığım tahminlerden ( buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz) 14’ünü doğru tutturmayı başardım. Yanlış ola...

The Master (2012)

Bugüne kadar oturup ciddi bir şekilde düşünmemiş olsam da en sevdiğim yönetmeni sorsalar biraz bekledikten sonra vereceğim yanıt Paul Thomas Anderson olurdu sanırım -en azından sıralayacağım birkaç isimden biri olacağına şüphem yok. Kendisiyle olan tanışıklığım bundan uzun seneler önce Boogie Nights ile olmuştu ve ergenliği keşfetmekle meşgul olduğum vakitlerde sinemanın bir başka yüzünü göstermişti bana. Magnolia, Punch-Drunk Love derken birkaç sene önce There Will Be Blood ile artık üstatlığı sorgulanamaz hale gelen Anderson, son filmi The Master'da da Blood'da yaptığı gibi toplumların da üstünde var olan olguların eleştirisini yapmaya devam ediyor. Bu sefer kapitalizm felsefesinden ayrılıp inanç olgusuna bakış atıyor fakat kendisinin de söylediği gibi bunu oldukça üstü kapalı, seyircinin algısına bırakılmış ve kabul edilebilir derecede sembolik ve imgesel metotları kullanarak yapıyor. Her ne kadar hakkında pek fazla bilgim olmasa da (Tom Cruise da olmasa ne yapardı bu...

The Odd Life of Timothy Green (2012)

Leonardo DiCaprio’nun en başarılı performanslarından birine imza attığı, 20 yıl öncesinin filmi What’s Eating Gilbert Grape ve Juliette Binoche ile Steve Carell’i bir araya getiren Dan in Real Life gibi filmlerinden senaristi ve yönetmeni Peter Hedges, beş yıl sonra sektöre The Odd Life of Timothy Green ile döndü. Küçük fantastik ögelerle dolu, komedinin de tuzunu barındıran fakat genel anlamda dramatik bir aile filmi olan Timothy Green’in Tuhaf Yaşamı’nda başrollerde Jennifer Garner ve Joel Edgerton’ı izliyoruz. Yönetmenin Dan in Real Life’ında da boy göstermiş ufaklık CJ Adams da hikayenin baş kahramanı olan topraktan doğma Timothy Green’e hayat veriyor. Tek istekleri bir çocuk sahibi olmak olan Jim ve Cindy, doktorların onca çabasına rağmen mutlu olamayacakları sonucunu öğrendiğinde bir hayli yıkılmıştır. O güne kadar oynadıkları küçük bir oyun olan “bizim çocuğumuz olsa nasıl olurdu?” temalı oyunlarını son bir kez daha oynamak isterler ve çocuklarında olmasını istedikleri ...