Ana içeriğe atla

Io e Te (2012) Ben ve Sen

Yeni Dalga dediğimiz sinema hareketinin önemli temsilcilerinden Bernardo Bertolucci'nin dokuz yıl aradan sonra sinema perdelerini şenlendireceğini umarak izlediğimiz Ben ve Sen, yönetmenin on yıllar boyu yaptığı muazzam işleri bilmesek, bir dehanın elinden çıkmış diye seyircinin pek ala kandırılabileceği vasat bir filmden öteye geçemiyor. Reklamları ile büyük merak uyandırsa da gerek seyrederken, gerekse seyir sonrasında bir hayal kırıklığı yaşatan film tipik bir isyankar ergen olan Lorenzo ile üvey kız kardeşi, tuhaf Olivia arasında gelişen kardeşlik ve arkadaşlık bağları üzerine kuruluyor.

Annesine söylediği yalan sonrasında apartmanlarının bodrum katında bir hafta boyunca yaşama kararı alarak kendince bir macera yaşamaya karar veren Lorenzo'ya bu süreçte, bir gün ansızın çıkagelen üvey ablası Olivia da eşlik etmek zorundadır. Bu bir hafta boyunca birbirleri hakkındaki gerçekleri öğrenen, birbirlerine karşı olan bakış açıları gelişen ve değişen iki kardeş tahmin edeceğiniz üzere inişli çıkışlı ve zaman zaman gerilimli anlar yaşar fakat sonunda birbirlerine muhtaç olduklarını ve bu hayatta omuz omuza ilerlemeleri gerektiğini anlayacaklardır.

Bertolucci'nin bundan kırk yıl öncesine dayanan ilk zamanlarına baktığımızda The Conformist, Last Tango in Paris, La Luna gibi iddialı filmler görüyoruz. Biraz daha ileriye gittiğimizde ise kişisel favorilerimden de olan fakat yine de yönetmenin bir şekilde (seyirci anlamında) gölgede kaldığını düşündüğüm bol ödüllü filmi The Last Emperor'ın ardından yaptığı tasvirlerde değişiklikler görüyoruz. Little Buddha'da da Bertolucci olduğunu kanıtlıyor fakat Stealing Beauty'den itibaren ortaya çıkan değişim, The Dreamers ile şahsi görüşümce tavan yapıyor. Bunlara rağmen her birinin birer Bertolucci betimlemesi olduğuna dair çeşitli savlar sunulabilir, her birinin yeri de ayrıdır. Fakat bu kadar uzun bir aradan sonra usta yönetmenin Ben ve Sen gibi bir işi niçin seyirciye sunduğunu anlamak zor -yahut filmi birkaç kez daha izlemek gerekiyor. Tamamen Bertolucci çizgisinden uzak olduğunu düşündüğüm ve beklentilerimi bu bağlamda karşılamamış olan film yine de özellikle Hollywood sektörünün kazandırdığı usta yönetmenlerin gişe filmlerinden sonra eskilerden esen sıcak bir rüzgar hissi vermiyor değil. Tam manasıyla festival standartlarında olduğunu düşündüğüm fakat usta için biraz eksik kalmış denebilecek, esprileri tatmin etmeyen ve en üzücüsü de ergenlik gibi sinemaya uyarlarken el kol sallamamak gerektiğine inandığım zor bir tasvirin altından kalkamamış bir film olmuş Ben ve Sen. Karakterlerin içi yeterince dolu değil ya da oyuncular malum doluluğu yansıtmayı başaramıyor. Öncekiler gibi cesur bir film beklerken Avrupa'dan çıkmış herhangi bir film izliyor oluşunuz ise hayal kırıklıkları listesine bir çentik daha atmanıza yol açıyor. Son olarak filmin en sevdiğim yanının David Bowie'den Ragazzo solo, Ragazza sola sürprizi ve Bertolucci'nin içi dolu kareleri olduğunu belirteyim.

Puan: 5.5/10

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

The Master (2012)

Bugüne kadar oturup ciddi bir şekilde düşünmemiş olsam da en sevdiğim yönetmeni sorsalar biraz bekledikten sonra vereceğim yanıt Paul Thomas Anderson olurdu sanırım -en azından sıralayacağım birkaç isimden biri olacağına şüphem yok. Kendisiyle olan tanışıklığım bundan uzun seneler önce Boogie Nights ile olmuştu ve ergenliği keşfetmekle meşgul olduğum vakitlerde sinemanın bir başka yüzünü göstermişti bana. Magnolia, Punch-Drunk Love derken birkaç sene önce There Will Be Blood ile artık üstatlığı sorgulanamaz hale gelen Anderson, son filmi The Master'da da Blood'da yaptığı gibi toplumların da üstünde var olan olguların eleştirisini yapmaya devam ediyor. Bu sefer kapitalizm felsefesinden ayrılıp inanç olgusuna bakış atıyor fakat kendisinin de söylediği gibi bunu oldukça üstü kapalı, seyircinin algısına bırakılmış ve kabul edilebilir derecede sembolik ve imgesel metotları kullanarak yapıyor. Her ne kadar hakkında pek fazla bilgim olmasa da (Tom Cruise da olmasa ne yapardı bu...

BAFTA Kazananları

İngilizlerin Oscar’ı olarak kabul edilen BAFTA Ödülleri sahiplerini buldu. Aday listesindeki bir takım yanlışlıklardan öngörüde bulunmamızı istiyor olmalılardı ki ödül töreninde açıklanan kazananlardan bazılarına anlam veremedik. Oscar’ın da favorisi The Artist’in 7 ödülle süpürdüğü gecede en iyi İngiliz filmi ödülünü Tinker Tailor Soldier Spy kazandı. Senaryosunun nesinin özgün olduğunu bir türlü anlamadığımız (hadi öykünün olmayan özgünlüğünü geçtim, diyalog bile yok filmde) ve Hugo, Tinker Tailor Soldier Spy, War Horse gibi adayların bulunduğu (üstelik The Tree of Life’ın aday bile gösterilmediği) en iyi görüntü yönetimi ödülünü de kucaklayan The Artist’in bu iki kategorideki haksız zaferini yersiz buluyorum. Yine kostüm tasarımında Hugo, Jane Eyre gibi adaylar dururken ödülün The Artist’e gitmesi tek kelimeyle fiyasko olarak nitelendirilebilir. Toplamda 21 kategoride yaptığım tahminlerden ( buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz) 14’ünü doğru tutturmayı başardım. Yanlış ola...

2013'te Sinefilleri Neler Bekliyor?

George Clooney, Alfonso Cuaron imzalı Gravity ile karşımıza çıkacak Dolu dolu bir 2012 yılı sinema sezonunu sönük bir Hollywood seremonisiyle tamamladıktan sonra pek çok auteur ve başarılı yönetmenin karşımıza çıkacağı 2013 sezonuna merhaba dedik. 2011 sezonu iyiydi, 2012 sezonu daha iyiydi ve bana öyle geliyor ki 2013'te çıta biraz daha yükselecek. Hollywood ve dünya sinemasının ünlü isimlerinin merakla beklenen filmleri vizyona girecek; haliyle de sinemaseverler için uzun zamandır hayalini kurdukları bir dönem oldukça hızlı bir şekilde başlıyor. İşe Uzak Doğu sinemasından başlayacak olursak öncelikle Japon anime sanatının yaşayan en büyük temsilcisi Hayao Miyazaki ustanın iki projesinden bahsetmek gerekir. Ruhların Kaçışı gibi bir kült yapıma imza atarak Oscar ödülü dahi kazanan Miyazaki bu sene 2. Dünya Savaşı sırasında Japon savaş uçaklarını tasarlayan Jiro Horikoshi'nin hayatını anlatacağı The Wind Rises ve ayrıntıları açıklanmasa da 1992 yapımı olan kırmızı İtal...