Ana içeriğe atla

Beasts of the Southern Wild (2012) Düşler Diyarı

Önceleri kısa metraj denemeleri yapan fakat daha sonra sipariş usulü (beyin fırtınası ile oluşturulan demek doğru olur) bir senaryoyu beyazperdeye aktarmak için kolları sıvayan Benh Zeitlin, filmin çekim aşamasında senaryonun baştan aşağıya değiştiğini ve bir nevi yeniden yazıldığını söylüyor röportajında. Hayal gücünün sınırlarını zorlamıyorlar belki senaryoyu yazarken lakin senaryonun içine bu sınırların zorlanmasını dahil etmeyi tercih ediyorlar Beasts of the Southern Wild'da. Bugüne kadar gösterildiği her festivalde ödüle doyamayan, dünyanın en büyük bağımsız film festivali Sundance'te büyük ödüle, Cannes'da Belirli Bir Bakış bölümünde FIPRESCI ödülüne layık görülen bu film, özgün olmak adına eserlerini çeşitli kılıflara sokmaya çabalayan fakat çoğu zaman bu konuda çuvallayan sinemacıların piyasayı ele geçirdiği şu günlerde seyirciye olağanüstü bir sinema deneyimi yaşatıyor.

Babası ile birlikte Lousiana eyaletinin güneyinde, bathtub (küvet) ismini verdiği bir kenar mahallede (kenar mahalle demek ne kadar doğru bilmiyorum, daha çok kasırgaların vurduğu fakir yerleşim yeri diyelim) yaşayan Hushpuppy, babasının bir hastalığa yakalanması üzerine doğanın tüm dengesinin bozulduğunu görür. Onu yaşamın zorluklarına hazırlayan, hayattaki tek kahramanı olan babasının gözlerinin önünde yıkılıyor olması Hushpuppy'nin küçük hayal dünyasında bir takım varsanıların ortaya çıkmasına neden olur. Buzullar erir, kadim bir canavar ordusu tekrar dirilerek bathtub'a doğru yola çıkar. Hushpuppy'nin yapması gereken ise çok uzun süre önce kaybettiği annesini bulmak ve bu düzensizliğe son vererek babasının iyileşmesini sağlamaktır.

Oyuncu kadrosunda bulunan isimlerin her birinin asıl mesleğinin sahne sanatları olmamasından mütevellit seyircisine daha sıcak, daha gerçekçi ve yaşanabilirlik anlamında tatminkar bir öykü sunuyor Düşler Diyarı. Tam bu noktada bir detay belirtmekte fayda var. Filmin oyuncuları profesyonel olmadıkları için Amerikan Oyuncular Birliği, Düşler Diyarı'nı bu seneki ödül listesinden çıkardı. Böylece film SAG Ödülleri'ne aday olamayacak. Elbette bu durum herkesin beğenisini kazanmış küçük başrol oyuncumuz Quvenzhane Wallis'in başarısına gölge düşürmüyor. Hatta onun Oscar yarışına dahil olması için bir nevi reklam kampanyası görevi bile görüyor. Kadronun göze güzel gözükmesinin yanında zaman zaman, başta baba Wink'e hayat veren Dwight Henry'nin performansı olmak üzere, çeşitli tepkiler abartı ve olması gerekenden farklı gelebiliyor. Yine de bu amatör bile diyemeyeceğimiz insanları bir araya getirerek böylesi bir iş ortaya koymak her baba yiğidin harcı olmayacağı için Zeitlin'i de bu noktada anmak gerekiyor.

Film her ne kadar bağımsız bir yapım olarak geçse de arkasında ciddi bir ekip ve sermayeyi barındırdığına şüphe yok. Yaratılan set ortamı ve yapım tasarımının, özel efektlerin ve dahasının altından kalkmak için amatör bir ekipten dahasına ihtiyaç olduğunu düşünmekteyim. Düşler Diyarı'nın teknik anlamda beni cezbeden özellikleri de bu noktada başlıyor işte. Benzer yapımlarda karşımıza sık sık çıksa da pek gündeme gelmeyen bir görüntü yönetimi işi var filmde. İç mekan çekimlerinin filmin genelinde çok az bir süre kaplamasından dolayı olsa gerek, filmin ana teması da olan doğa, yönetmene oldukça güzel malzemeler veriyor. Yönetmen de bu malzemeleri en iyi şekilde işlemeyi başarmış. Bir diğer hayran bıraktırıcı yan ise filmde bol bol duyduğumuz, Hushpuppy'nin anlattığı hikayede nefes alması gerekip de koşmaya başladığında seyirciye heyecan katan müzikler. Sezon içinde izlediğim yüzden fazla film arasında özgün müzikleri ile dikkatimi çeken birkaç yapımdan biri oldu Düşler Diyarı. 

Küçük bir kız çocuğunun masum fikirleri ve hayal gücünü kullanarak maceraya atıldığımız film, gerek politik eleştirileri gerekse tabiat ananın bize mirasını kullanma biçimimize getirdiği yorumlar ile pek çok işi aynı anda yapma başarısına sahip. Özgün, temeli sağlam ve çekici bir sinema eserinden çok daha fazlası Düşler Diyarı. Bathtub'daki yaşamı Hushpuppy'nin ağzından dinlemek istiyorsanız filmin resmi web sitesine buradan ulaşabilirsiniz.

Puan: 8/10

Yorumlar

Unknown dedi ki…
Filmekimi kapsamında ne yazık ki kaçırdım ama vizyona girmesini bekliyorum.

Bu blogdaki popüler yayınlar

The Master (2012)

Bugüne kadar oturup ciddi bir şekilde düşünmemiş olsam da en sevdiğim yönetmeni sorsalar biraz bekledikten sonra vereceğim yanıt Paul Thomas Anderson olurdu sanırım -en azından sıralayacağım birkaç isimden biri olacağına şüphem yok. Kendisiyle olan tanışıklığım bundan uzun seneler önce Boogie Nights ile olmuştu ve ergenliği keşfetmekle meşgul olduğum vakitlerde sinemanın bir başka yüzünü göstermişti bana. Magnolia, Punch-Drunk Love derken birkaç sene önce There Will Be Blood ile artık üstatlığı sorgulanamaz hale gelen Anderson, son filmi The Master'da da Blood'da yaptığı gibi toplumların da üstünde var olan olguların eleştirisini yapmaya devam ediyor. Bu sefer kapitalizm felsefesinden ayrılıp inanç olgusuna bakış atıyor fakat kendisinin de söylediği gibi bunu oldukça üstü kapalı, seyircinin algısına bırakılmış ve kabul edilebilir derecede sembolik ve imgesel metotları kullanarak yapıyor. Her ne kadar hakkında pek fazla bilgim olmasa da (Tom Cruise da olmasa ne yapardı bu...

BAFTA Kazananları

İngilizlerin Oscar’ı olarak kabul edilen BAFTA Ödülleri sahiplerini buldu. Aday listesindeki bir takım yanlışlıklardan öngörüde bulunmamızı istiyor olmalılardı ki ödül töreninde açıklanan kazananlardan bazılarına anlam veremedik. Oscar’ın da favorisi The Artist’in 7 ödülle süpürdüğü gecede en iyi İngiliz filmi ödülünü Tinker Tailor Soldier Spy kazandı. Senaryosunun nesinin özgün olduğunu bir türlü anlamadığımız (hadi öykünün olmayan özgünlüğünü geçtim, diyalog bile yok filmde) ve Hugo, Tinker Tailor Soldier Spy, War Horse gibi adayların bulunduğu (üstelik The Tree of Life’ın aday bile gösterilmediği) en iyi görüntü yönetimi ödülünü de kucaklayan The Artist’in bu iki kategorideki haksız zaferini yersiz buluyorum. Yine kostüm tasarımında Hugo, Jane Eyre gibi adaylar dururken ödülün The Artist’e gitmesi tek kelimeyle fiyasko olarak nitelendirilebilir. Toplamda 21 kategoride yaptığım tahminlerden ( buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz) 14’ünü doğru tutturmayı başardım. Yanlış ola...

2013'te Sinefilleri Neler Bekliyor?

George Clooney, Alfonso Cuaron imzalı Gravity ile karşımıza çıkacak Dolu dolu bir 2012 yılı sinema sezonunu sönük bir Hollywood seremonisiyle tamamladıktan sonra pek çok auteur ve başarılı yönetmenin karşımıza çıkacağı 2013 sezonuna merhaba dedik. 2011 sezonu iyiydi, 2012 sezonu daha iyiydi ve bana öyle geliyor ki 2013'te çıta biraz daha yükselecek. Hollywood ve dünya sinemasının ünlü isimlerinin merakla beklenen filmleri vizyona girecek; haliyle de sinemaseverler için uzun zamandır hayalini kurdukları bir dönem oldukça hızlı bir şekilde başlıyor. İşe Uzak Doğu sinemasından başlayacak olursak öncelikle Japon anime sanatının yaşayan en büyük temsilcisi Hayao Miyazaki ustanın iki projesinden bahsetmek gerekir. Ruhların Kaçışı gibi bir kült yapıma imza atarak Oscar ödülü dahi kazanan Miyazaki bu sene 2. Dünya Savaşı sırasında Japon savaş uçaklarını tasarlayan Jiro Horikoshi'nin hayatını anlatacağı The Wind Rises ve ayrıntıları açıklanmasa da 1992 yapımı olan kırmızı İtal...