Ana içeriğe atla

Kieslowski Dosyası: Trois Couleurs Üçlemesi




"1996 yılında kaybettiğimiz Polonyalı yönetmen Krzysztof Kieslowski, kariyerine 60’lı yılların sonunda televizyonda çalışarak başladı. Önceleri sinema okuluna başvurusu iki kez geri çevrilen fakat üçüncüde kabul edilmeyi başaran Kieslowski, televizyon filmleri ve belgeseller üzerinden ilerleyen kariyerine 1976 yılında yaptığı The Scar ile bir yenilik getirerek ilk uzun metrajlı filmini çekti. 1978’de ün salmış belgesel From a Night Porter’s Point of View’i seyircinin beğenisine sunduktan bir yıl sonra Camera Buff’ı çekerek hem kendi ülkesinde hem de dünya çapında büyük başarı yakaladı. Bugün bu kadar ünlü olmasının sebebi ise ölmeden birkaç yıl evvel çektiği üç renk üçlemesidir. Üçlemenin ilk filmi Blue ile Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan dahil 7 ödül kazanarak rekor kıran yönetmen, ikinci film White ile Berlin Film Festivali’nde en iyi yönetmen ödülünü kucakladı. Son filmi Red ise ona Oscar ödüllerinde en iyi yönetmen ve en iyi senaryo (Krzysztof Piesiewicz ile birlikte) adaylıkları getirdi. Kariyerinin de son filmi olan Red’in ardından kısa bir süre sonra hayata gözlerini yumdu.

Genel görüşe göre Kieslowski’nin bu üçlemesi, Fransa’nın bayrağındaki renklerin anlamlarından yola çıkılarak Avrupa insanına ve özellikle Fransa halkına, Avrupa’nın birleşmesi sonucu yönetmenlerin sinemadaki fikir yansımalarına birer ayna niteliğinde. Mavi özgürlüğü, beyaz eşitliği, kırmızı ise kardeşliği simgeler Fransa bayrağında. Avrupa Birliği’nin temellerinin atılmasıyla yönetmenlere yeni bir malzeme konusunun çıkması üzerine Kieslowski de Birlik üzerindeki iki halktan yola çıkarak bu kavramları ele almış..."

Filmler hakkındaki yazımı okumak için tıklayın.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

BAFTA Kazananları

İngilizlerin Oscar’ı olarak kabul edilen BAFTA Ödülleri sahiplerini buldu. Aday listesindeki bir takım yanlışlıklardan öngörüde bulunmamızı istiyor olmalılardı ki ödül töreninde açıklanan kazananlardan bazılarına anlam veremedik. Oscar’ın da favorisi The Artist’in 7 ödülle süpürdüğü gecede en iyi İngiliz filmi ödülünü Tinker Tailor Soldier Spy kazandı. Senaryosunun nesinin özgün olduğunu bir türlü anlamadığımız (hadi öykünün olmayan özgünlüğünü geçtim, diyalog bile yok filmde) ve Hugo, Tinker Tailor Soldier Spy, War Horse gibi adayların bulunduğu (üstelik The Tree of Life’ın aday bile gösterilmediği) en iyi görüntü yönetimi ödülünü de kucaklayan The Artist’in bu iki kategorideki haksız zaferini yersiz buluyorum. Yine kostüm tasarımında Hugo, Jane Eyre gibi adaylar dururken ödülün The Artist’e gitmesi tek kelimeyle fiyasko olarak nitelendirilebilir. Toplamda 21 kategoride yaptığım tahminlerden ( buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz) 14’ünü doğru tutturmayı başardım. Yanlış ola...

The Master (2012)

Bugüne kadar oturup ciddi bir şekilde düşünmemiş olsam da en sevdiğim yönetmeni sorsalar biraz bekledikten sonra vereceğim yanıt Paul Thomas Anderson olurdu sanırım -en azından sıralayacağım birkaç isimden biri olacağına şüphem yok. Kendisiyle olan tanışıklığım bundan uzun seneler önce Boogie Nights ile olmuştu ve ergenliği keşfetmekle meşgul olduğum vakitlerde sinemanın bir başka yüzünü göstermişti bana. Magnolia, Punch-Drunk Love derken birkaç sene önce There Will Be Blood ile artık üstatlığı sorgulanamaz hale gelen Anderson, son filmi The Master'da da Blood'da yaptığı gibi toplumların da üstünde var olan olguların eleştirisini yapmaya devam ediyor. Bu sefer kapitalizm felsefesinden ayrılıp inanç olgusuna bakış atıyor fakat kendisinin de söylediği gibi bunu oldukça üstü kapalı, seyircinin algısına bırakılmış ve kabul edilebilir derecede sembolik ve imgesel metotları kullanarak yapıyor. Her ne kadar hakkında pek fazla bilgim olmasa da (Tom Cruise da olmasa ne yapardı bu...

The Odd Life of Timothy Green (2012)

Leonardo DiCaprio’nun en başarılı performanslarından birine imza attığı, 20 yıl öncesinin filmi What’s Eating Gilbert Grape ve Juliette Binoche ile Steve Carell’i bir araya getiren Dan in Real Life gibi filmlerinden senaristi ve yönetmeni Peter Hedges, beş yıl sonra sektöre The Odd Life of Timothy Green ile döndü. Küçük fantastik ögelerle dolu, komedinin de tuzunu barındıran fakat genel anlamda dramatik bir aile filmi olan Timothy Green’in Tuhaf Yaşamı’nda başrollerde Jennifer Garner ve Joel Edgerton’ı izliyoruz. Yönetmenin Dan in Real Life’ında da boy göstermiş ufaklık CJ Adams da hikayenin baş kahramanı olan topraktan doğma Timothy Green’e hayat veriyor. Tek istekleri bir çocuk sahibi olmak olan Jim ve Cindy, doktorların onca çabasına rağmen mutlu olamayacakları sonucunu öğrendiğinde bir hayli yıkılmıştır. O güne kadar oynadıkları küçük bir oyun olan “bizim çocuğumuz olsa nasıl olurdu?” temalı oyunlarını son bir kez daha oynamak isterler ve çocuklarında olmasını istedikleri ...