Ana içeriğe atla

Temple Grandin

Türk insanının televizyon deyince aklına gelen ilk şey diziler oluyor. Biraz daha zorlamaları durumunda reklamlar, yarışma programları ve haber bültenleri de bu basit soruya cevap olarak çıkabiliyor. Vakit öldürmek için kullanılan bu aleti, kültürel amaçlarla izleyenlerin bile dalga konusu olduğu şu günlerde Türk izleyicilerinin uzak olduğu bir kavram var: TV filmi. Televizyon kanallarının kendi bütçeleri ile yapıp, sadece beyazperde yerine malum kutuda yayınladıkları bu yöntem, geçmişte ülkemizde birkaç TV kanalı tarafından denenmiş fakat hem yapımların kalitesizliği hem de seyircinin ilgisizliği gereği paketi bir daha açılmamak üzere raflara kaldırılmıştı.

Başta Amerikan ve İngiliz televizyonları olmak üzere çeşitli ülkelerde oldukça tutulan, milyonları TV karşısına farklı bir gaye ile oturtmayı başaran bu TV filmleri, vizyona giren pek çok sinema yapımından daha fazla izleniyor. Çoğu kalitesi, oyunculukları, tekniği ve sanatı gereği milyon dolarlar harcanan Hollywood yapımlarından daha başarılı oluyor. Bunlardan biri de 2010 yapımı HBO dramalarından Temple Grandin.

"My name is Temple Grandin. I am not like other people. I think in pictures and I connect them."


Gerçek bir öyküyü anlatan film, otistik bir genç kadının dahiyane fikirleriyle buluşmamızı sağlıyor. İstenmeyen bir kaza sonucu okulundan atılan Temple, yazıldığı yeni okuldaki fen bilimleri öğretmeninin kendisini desteklemesi ve kendini kurtaracak hayat felsefesini aşılaması üzerine yaşamında yeni bir kapı açar. Üniversiteye başlamadan önceki yazı teyzesinin çiftliğinde geçirirken büyükbaş hayvanlar ve onların yaşamına dair sıradışı bir ilgi edinen Temple'ın üniversitede ve yüksek lisansı sırasında şansı her defasında yaver gidiyor. Buluşları ve geliştirmeleri ile kısa sürede deha kabul edilen Temple, otizmle yaşamanın sırlarını ve inceliklerini de kendi gibi olanlarla paylaşmaya başlıyor.


"Different, not less."


Sayısız ödül ve adaylıkla 2010'un en güçlü TV filmi -hatta filmi- olan Temple Grandin'in bu kadar başarılı olmasındaki en önemli etken Claire Danes'in ta kendisi. Temple karakteri ile herkese şapka çıkartan Danes, oyunculuk konusunda her yaştan aktör ve aktrise ders veriyor. Tüm filmi tek başına sırtlayan Danes'e, yine bu filmdeki performansları ile Emmy ödülüne layık görülen Julia Ormond ve David Strathairn eşlik ediyor. Catherine O'Hara ve Melissa Farman'ın da göz dolduran performansları eşliğinde izlediğimiz Temple Grandin, böylelikle, hareketli bir resmi izlerken önem verilmesi gereken ilk şey olan oyunculuktan tam puan alıyor. 60'ların Batı Amerika'sını gözler önüne seren sanatsal yönleri ve daha da önemlisi içe işleyen müzikleri ile Temple Grandin, herkesin izlemesi gereken bir yapım haline dönüşüyor. 

"Where do they go?"


100 dakikadan fazla süre göz yaşlarınızı tuttuğunuz ama bir zaman sonra artık dayanamayıp o pınarları boşalttığınız, ödül canavarı Temple Grandin; Temple ile tanışma isteği doğuruyor. Şu sıralarda Colorado Eyalet Üniversitesi'nde kürsüsü bulunan Temple Grandin, otistik bireylerin terapisinde onlarca yıldır kullanılan sarılma makinesinin de mucidi. Grandin'in Thinking in Pictures: My Life with Autism, Emergence: Labeled Autistic, Developing Talents gibi otizm konulu kitaplarının yanında hayvan bakımı ile ilgili kitapları da mevcut. 63. yaş gününde, kendi hayatını anlatan filmin Emmy Ödül Töreni'nde 15 adaylıktan çok önemli 5'ini zafere dönüştürmesine tanık olan Temple, hepimize oldukça basit ama kurtarıcı şu cümleyi fısıldıyor:

"A door opened and I went through it."

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

The Master (2012)

Bugüne kadar oturup ciddi bir şekilde düşünmemiş olsam da en sevdiğim yönetmeni sorsalar biraz bekledikten sonra vereceğim yanıt Paul Thomas Anderson olurdu sanırım -en azından sıralayacağım birkaç isimden biri olacağına şüphem yok. Kendisiyle olan tanışıklığım bundan uzun seneler önce Boogie Nights ile olmuştu ve ergenliği keşfetmekle meşgul olduğum vakitlerde sinemanın bir başka yüzünü göstermişti bana. Magnolia, Punch-Drunk Love derken birkaç sene önce There Will Be Blood ile artık üstatlığı sorgulanamaz hale gelen Anderson, son filmi The Master'da da Blood'da yaptığı gibi toplumların da üstünde var olan olguların eleştirisini yapmaya devam ediyor. Bu sefer kapitalizm felsefesinden ayrılıp inanç olgusuna bakış atıyor fakat kendisinin de söylediği gibi bunu oldukça üstü kapalı, seyircinin algısına bırakılmış ve kabul edilebilir derecede sembolik ve imgesel metotları kullanarak yapıyor. Her ne kadar hakkında pek fazla bilgim olmasa da (Tom Cruise da olmasa ne yapardı bu...

BAFTA Kazananları

İngilizlerin Oscar’ı olarak kabul edilen BAFTA Ödülleri sahiplerini buldu. Aday listesindeki bir takım yanlışlıklardan öngörüde bulunmamızı istiyor olmalılardı ki ödül töreninde açıklanan kazananlardan bazılarına anlam veremedik. Oscar’ın da favorisi The Artist’in 7 ödülle süpürdüğü gecede en iyi İngiliz filmi ödülünü Tinker Tailor Soldier Spy kazandı. Senaryosunun nesinin özgün olduğunu bir türlü anlamadığımız (hadi öykünün olmayan özgünlüğünü geçtim, diyalog bile yok filmde) ve Hugo, Tinker Tailor Soldier Spy, War Horse gibi adayların bulunduğu (üstelik The Tree of Life’ın aday bile gösterilmediği) en iyi görüntü yönetimi ödülünü de kucaklayan The Artist’in bu iki kategorideki haksız zaferini yersiz buluyorum. Yine kostüm tasarımında Hugo, Jane Eyre gibi adaylar dururken ödülün The Artist’e gitmesi tek kelimeyle fiyasko olarak nitelendirilebilir. Toplamda 21 kategoride yaptığım tahminlerden ( buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz) 14’ünü doğru tutturmayı başardım. Yanlış ola...

2013'te Sinefilleri Neler Bekliyor?

George Clooney, Alfonso Cuaron imzalı Gravity ile karşımıza çıkacak Dolu dolu bir 2012 yılı sinema sezonunu sönük bir Hollywood seremonisiyle tamamladıktan sonra pek çok auteur ve başarılı yönetmenin karşımıza çıkacağı 2013 sezonuna merhaba dedik. 2011 sezonu iyiydi, 2012 sezonu daha iyiydi ve bana öyle geliyor ki 2013'te çıta biraz daha yükselecek. Hollywood ve dünya sinemasının ünlü isimlerinin merakla beklenen filmleri vizyona girecek; haliyle de sinemaseverler için uzun zamandır hayalini kurdukları bir dönem oldukça hızlı bir şekilde başlıyor. İşe Uzak Doğu sinemasından başlayacak olursak öncelikle Japon anime sanatının yaşayan en büyük temsilcisi Hayao Miyazaki ustanın iki projesinden bahsetmek gerekir. Ruhların Kaçışı gibi bir kült yapıma imza atarak Oscar ödülü dahi kazanan Miyazaki bu sene 2. Dünya Savaşı sırasında Japon savaş uçaklarını tasarlayan Jiro Horikoshi'nin hayatını anlatacağı The Wind Rises ve ayrıntıları açıklanmasa da 1992 yapımı olan kırmızı İtal...