Ana içeriğe atla

Midnight in Paris

Sayısız Oscar adaylığı ve 3 heykelciği ile Amerikan bağımsız sinemasının yaşayan en başarılı yönetmeni ve senaristi Woody Allen'ın 2011 eseri Midnight in Paris, filmekimi 2011 programım arasına sıkıştırıp izleme fırsatı bulduğum eğlenceli bir komedi. Bir geceyarısı ekspresi ile çıktığınız yolculukta tarihe yön vermiş kişiler Paris'in büyülü dünyasında seyirciye eşlik ediyor.

Her sene yönettiği filmler ile hatırı sayılır başarılar elde eden 76 yaşındaki Woody Allen'ın ABD'de en çok hasılat yapan yeni filmi Midnight in Paris, Allen'ın yönettiği filmler ve yazdığı senaryolardan oluşan filmografisine bakıldığında işleniş açısından diğer filmleriyle benzerlik gösterse de gerek usta oyuncu kadrosu, gerekse Paris'in filme kattığı hava gereği çok ayrı bir yerde duruyor. Avrupa'nın en güzel şehirlerinde geçen içimizi ısıtan hikayelerin ardından Allen, iki sene önce New York'a dönüş yapmıştı. You Will Meet a Tall Dark Stranger ile tekrar Avrupa'ya adım atan yönetmen, son olarak bu yıl Paris'e uğradı.


Küçük zaman yolculukları ile tarihe önemli katkıları olan sanatçılarla tanışma fırsatını elde eden Gil'i canlandıran Owen Wilson, büründüğü karakteri olabilecek en mümkün seviyede gerçek yansıtmış. Böylesine şaşkın, saf ve değişime açık bir tiplemede nasıl daha iyi seçim yapılabilirdi, düşünmemize gerek bırakmamış kasting direktörleri. Şehvet ve erotizmin filmdeki ögesi Marion Cotillard ise Oscar heykelciği kazandığı La Vie En Rose performansından bile daha iyi -ki kendisinin geleceğin Meryl Streep'i olduğu yönünde bir fikrim mevcut. Film Paris'te geçse de simasını gördüğümüz sanatçılar dünyanın dört bir köşesinden seçilmiş. Bu yönüyle bir artı kazanan filmde Hemingway'den Picasso'ya, Dali'den Gertrut Stein'a hayatının bir bölümünü Paris'te geçiren, farklı akımların farklı temsilcileri ile gerçekte tahmin edilemeyecek kadar eğlenceli anlar yaşayan Gil'in yerinde olmak pek çok kişinin hayali olsa gerek. Paris'te Gil ile gezindiğinizi hissettiren, içe işleyen film müziklerini ise Allen'la birlikte Vicky, Christina, Barcelona'da da çalışan Stephane Wrembel bestelemiş. 

2011 yılının en iyi komedi yapımlarından biri olma özelliğini The Artist ile paylaşan Midnight in Paris, başta Rönesans ve romantizm/modernizm/sürrealizm sanatlarına ilgi duyanlar olmak üzere izleyen herkesin beğenebileceği, gülümseyebileceği bir film. Woody Allen önümüzdeki sene Jesse Eisenberg, Ellen Page, Penelope Cruz, Judy Davis, Alec Baldwin gibi usta oyuncularla çalıştığı Nero Fiddled ile karşımıza çıkacak. Gelecek istasyon ise İtalya'nın başkenti, Roma.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

BAFTA Kazananları

İngilizlerin Oscar’ı olarak kabul edilen BAFTA Ödülleri sahiplerini buldu. Aday listesindeki bir takım yanlışlıklardan öngörüde bulunmamızı istiyor olmalılardı ki ödül töreninde açıklanan kazananlardan bazılarına anlam veremedik. Oscar’ın da favorisi The Artist’in 7 ödülle süpürdüğü gecede en iyi İngiliz filmi ödülünü Tinker Tailor Soldier Spy kazandı. Senaryosunun nesinin özgün olduğunu bir türlü anlamadığımız (hadi öykünün olmayan özgünlüğünü geçtim, diyalog bile yok filmde) ve Hugo, Tinker Tailor Soldier Spy, War Horse gibi adayların bulunduğu (üstelik The Tree of Life’ın aday bile gösterilmediği) en iyi görüntü yönetimi ödülünü de kucaklayan The Artist’in bu iki kategorideki haksız zaferini yersiz buluyorum. Yine kostüm tasarımında Hugo, Jane Eyre gibi adaylar dururken ödülün The Artist’e gitmesi tek kelimeyle fiyasko olarak nitelendirilebilir. Toplamda 21 kategoride yaptığım tahminlerden ( buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz) 14’ünü doğru tutturmayı başardım. Yanlış ola...

The Master (2012)

Bugüne kadar oturup ciddi bir şekilde düşünmemiş olsam da en sevdiğim yönetmeni sorsalar biraz bekledikten sonra vereceğim yanıt Paul Thomas Anderson olurdu sanırım -en azından sıralayacağım birkaç isimden biri olacağına şüphem yok. Kendisiyle olan tanışıklığım bundan uzun seneler önce Boogie Nights ile olmuştu ve ergenliği keşfetmekle meşgul olduğum vakitlerde sinemanın bir başka yüzünü göstermişti bana. Magnolia, Punch-Drunk Love derken birkaç sene önce There Will Be Blood ile artık üstatlığı sorgulanamaz hale gelen Anderson, son filmi The Master'da da Blood'da yaptığı gibi toplumların da üstünde var olan olguların eleştirisini yapmaya devam ediyor. Bu sefer kapitalizm felsefesinden ayrılıp inanç olgusuna bakış atıyor fakat kendisinin de söylediği gibi bunu oldukça üstü kapalı, seyircinin algısına bırakılmış ve kabul edilebilir derecede sembolik ve imgesel metotları kullanarak yapıyor. Her ne kadar hakkında pek fazla bilgim olmasa da (Tom Cruise da olmasa ne yapardı bu...

The Odd Life of Timothy Green (2012)

Leonardo DiCaprio’nun en başarılı performanslarından birine imza attığı, 20 yıl öncesinin filmi What’s Eating Gilbert Grape ve Juliette Binoche ile Steve Carell’i bir araya getiren Dan in Real Life gibi filmlerinden senaristi ve yönetmeni Peter Hedges, beş yıl sonra sektöre The Odd Life of Timothy Green ile döndü. Küçük fantastik ögelerle dolu, komedinin de tuzunu barındıran fakat genel anlamda dramatik bir aile filmi olan Timothy Green’in Tuhaf Yaşamı’nda başrollerde Jennifer Garner ve Joel Edgerton’ı izliyoruz. Yönetmenin Dan in Real Life’ında da boy göstermiş ufaklık CJ Adams da hikayenin baş kahramanı olan topraktan doğma Timothy Green’e hayat veriyor. Tek istekleri bir çocuk sahibi olmak olan Jim ve Cindy, doktorların onca çabasına rağmen mutlu olamayacakları sonucunu öğrendiğinde bir hayli yıkılmıştır. O güne kadar oynadıkları küçük bir oyun olan “bizim çocuğumuz olsa nasıl olurdu?” temalı oyunlarını son bir kez daha oynamak isterler ve çocuklarında olmasını istedikleri ...