Ana içeriğe atla

Filmekimi 2011: The Artist

Daha önce adını bile duymadığım yönetmen Michel Hazanavicius'ın festivallerde çok ses getiren filmi The Artist, siyah beyaz filmlere ve sessiz sinemaya özlem duyanlar için 2011 yılının sürprizi olarak karşımıza çıkıyor. 2009 yılında Michael Haneke'nin siyah beyaz çektiği Das weiße Band - Eine deutsche Kindergeschichte'sından sonra The Artist, 3. boyut ve yüksek kalite görüntülerin damgasını vurduğu millenium sinemasında göze fazlasıyla batan bir yapım oldu.


Yıl 1927. George Valentin, Hollywood'un en ünlü aktörüdür; filmleri gişe rekorları kırar, tüm kadınlar ona hayrandır. Tesadüfen hayatına giren Peppy Miller ise oyunculuk aşkıyla yanıp tutuşmaktadır. Küçük rollerle sektöre atılan Miller, zamanla ünlü bir oyuncu olurken sesli filmlerin piyasaya çıkması ile George Valentin'in kariyeri de düşüşe geçer. Tüm servetini tek bir sessiz filme yatıran Valentin, tahmin edeceğiniz gibi iflas eder ve zengin adam-fakir kız ikilisinde roller değişir.


Filmin daha ilk dakikalarında salondan kahkahalar yükselmeye başlamasından mükemmel bir 100 dakika geçireceğimizi anlamıştım. Repliklerin ve renklerin olmadığı, yeteneksiz oyuncularla bezeli geçmiş Hollywood çok güzel tasvir ediliyordu filmde. Valentin'in köpeği başlı başına filmdeki en muhteşem performansı verirken Jean Dujardin de ona eşlik ederek döktürüyordu. Cannes Film Festivali'nde en iyi erkek oyuncu ödülünü aldıktan sonra ismi çoktan Oscar için anılmaya başlayan Dujardin'i izledikçe aklıma iki kişi geldi: Charlie Chaplin ve Sadri Alışık. Chaplin bir yana, çocukluğumuzda ve gençliğimizde izlediğimiz Sadri Alışık ne ise The Artist'te izlediğimiz Dujardin de oydu. Lakin ne yazık ki rahmetli Alışık'ın parıltısı hiçbir zaman dış sinema sektörü tarafından görülmedi.

Repliksiz bir film için oldukça başarılı bir ses tekniğine sahip The Artist'te miksaja dair bir şey -tahmin edebileceğiniz gibi- yok. Hoş; Dujardin'in bile sesini sadece bir kez, filmin sonunda duyuyoruz. 

Şimdiye kadar izlediğim 2011 yapımları arasında Woody Allen'ın Midnight in Paris'i ile birlikte en iyi komedi olarak nitelendirdiğim The Artist, herkesin eğlenebileceği güzel bir yapım. Filmekimi 2011'de izlediğim en iyi filmlerden biri olduğundan bahsetmeme gerek bile yok sanırım.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

BAFTA Kazananları

İngilizlerin Oscar’ı olarak kabul edilen BAFTA Ödülleri sahiplerini buldu. Aday listesindeki bir takım yanlışlıklardan öngörüde bulunmamızı istiyor olmalılardı ki ödül töreninde açıklanan kazananlardan bazılarına anlam veremedik. Oscar’ın da favorisi The Artist’in 7 ödülle süpürdüğü gecede en iyi İngiliz filmi ödülünü Tinker Tailor Soldier Spy kazandı. Senaryosunun nesinin özgün olduğunu bir türlü anlamadığımız (hadi öykünün olmayan özgünlüğünü geçtim, diyalog bile yok filmde) ve Hugo, Tinker Tailor Soldier Spy, War Horse gibi adayların bulunduğu (üstelik The Tree of Life’ın aday bile gösterilmediği) en iyi görüntü yönetimi ödülünü de kucaklayan The Artist’in bu iki kategorideki haksız zaferini yersiz buluyorum. Yine kostüm tasarımında Hugo, Jane Eyre gibi adaylar dururken ödülün The Artist’e gitmesi tek kelimeyle fiyasko olarak nitelendirilebilir. Toplamda 21 kategoride yaptığım tahminlerden ( buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz) 14’ünü doğru tutturmayı başardım. Yanlış ola...

The Master (2012)

Bugüne kadar oturup ciddi bir şekilde düşünmemiş olsam da en sevdiğim yönetmeni sorsalar biraz bekledikten sonra vereceğim yanıt Paul Thomas Anderson olurdu sanırım -en azından sıralayacağım birkaç isimden biri olacağına şüphem yok. Kendisiyle olan tanışıklığım bundan uzun seneler önce Boogie Nights ile olmuştu ve ergenliği keşfetmekle meşgul olduğum vakitlerde sinemanın bir başka yüzünü göstermişti bana. Magnolia, Punch-Drunk Love derken birkaç sene önce There Will Be Blood ile artık üstatlığı sorgulanamaz hale gelen Anderson, son filmi The Master'da da Blood'da yaptığı gibi toplumların da üstünde var olan olguların eleştirisini yapmaya devam ediyor. Bu sefer kapitalizm felsefesinden ayrılıp inanç olgusuna bakış atıyor fakat kendisinin de söylediği gibi bunu oldukça üstü kapalı, seyircinin algısına bırakılmış ve kabul edilebilir derecede sembolik ve imgesel metotları kullanarak yapıyor. Her ne kadar hakkında pek fazla bilgim olmasa da (Tom Cruise da olmasa ne yapardı bu...

The Odd Life of Timothy Green (2012)

Leonardo DiCaprio’nun en başarılı performanslarından birine imza attığı, 20 yıl öncesinin filmi What’s Eating Gilbert Grape ve Juliette Binoche ile Steve Carell’i bir araya getiren Dan in Real Life gibi filmlerinden senaristi ve yönetmeni Peter Hedges, beş yıl sonra sektöre The Odd Life of Timothy Green ile döndü. Küçük fantastik ögelerle dolu, komedinin de tuzunu barındıran fakat genel anlamda dramatik bir aile filmi olan Timothy Green’in Tuhaf Yaşamı’nda başrollerde Jennifer Garner ve Joel Edgerton’ı izliyoruz. Yönetmenin Dan in Real Life’ında da boy göstermiş ufaklık CJ Adams da hikayenin baş kahramanı olan topraktan doğma Timothy Green’e hayat veriyor. Tek istekleri bir çocuk sahibi olmak olan Jim ve Cindy, doktorların onca çabasına rağmen mutlu olamayacakları sonucunu öğrendiğinde bir hayli yıkılmıştır. O güne kadar oynadıkları küçük bir oyun olan “bizim çocuğumuz olsa nasıl olurdu?” temalı oyunlarını son bir kez daha oynamak isterler ve çocuklarında olmasını istedikleri ...