Ana içeriğe atla

Game of Thrones

Üniversiteye başlamadan önce sayısız dizi takip ettiğim yılları hatırlıyorum. Gerek CNBC-e, gerek TNT, gerek DVD'ler, gerekse internetten izlediğim ABD ve İngiliz yapımı dizilere son 2 yıldır ara vermiştim. Bu iki yılda izlediğim diziler -gecikmeli de olsa- Dexter ve Will&Grace olmuştu. Dizilere çok vakit ayıramadığım için bugüne kadar bloga onlarla ilgili hiçbir şey yazmadım. Televizyon dizilerine ait ilk değerlendirmemi 2011 yılı içinde aşırı derecede sükse yapmış HBO yapımı Game of Thrones hakkında yapacağımı da düşünmezdim diyebilirim.


Önyargılıyımdır -her konuda. İşin içine müzik, kitap, sinema, TV programları giriyorsa da dinlemeden/izlemeden önce eleştiri ve değerlendirme okumam. Güvendiğim bazı insanlardan olumlu bir şeyler duymadığım sürece malum şeye elimi sürmem. Aslında bu gibi şeyler tamamen zevk meselesidir lakin zaman kaybı yaratması ihtimalini göz önünde bulundurmanın önemini vurgularım kendi kendime. Kuzenimin "senin yorumlarını merak ediyorum" sözü ile kafamı bulandıran, sanal alemde sayısız insanın övdüğü yeni TV dizisi Game of Thrones'u izleyip izlememe konusunda da şüphelerim vardı. Yaptığım küçük araştırmalar bu dizinin ütopik bir dünyada, Avrupa'nın karanlık çağlarını anımsatan dönemlerde geçen fantastik bir hikayeyi ele aldığını gösteriyordu. TV dizisi denen şeyin içine fantastik ögeler girince bir süre sonra b*ka sarar, bu su götürmez bir gerçektir. "Tüm zamanların en iyisi" sıfatlı Lost'u da hatırlıyoruz, hayalkırıklığı yaratarak ekranlara nasıl veda ettiğini de... Benim için bir diğer kaygı da Thrones'un, Spartacus denen, hiçbir şekilde kalite barındırmayan, tek bir ögesini bile iyi bulmadığım ve sadece dövüş/entrika/cinsellik ögeleri dolayısıyla belli bir kesim tarafından izlenip göklere çıkarılan saçma bir diziden farksız olmayacağıydı. Düşünsenize, 10 bölümlük bir dizi çıkıyor ve bir anda sanal alemdeki listelerde zirveye oturuyor. (Gerçi listeleri oluşturanları da biliyoruz, kendileri kaale alınmayacak kadar basit düşünen insanlar)

Sonuç olarak bir takım önyargılarla, tatilimin son günlerini geçirmek için geçtiğimiz gün Thrones'un birinci bölümünü açtım. Ve aynı gün tüm sezonu bitirdim -tam 10 saat sürdü, evet. 

Öncelikle belirtmek istediğim bir şey var. Bu dizinin, Yüzüklerin Efendisi ile olan "sadece iki" benzerliği var. Birincisi iki öykünün de birer fantastik eser olması, ikincisi ise insan ırkının aynı Yüzüklerin Efendisi'nde olduğu gibi örgütlenmesi. Bu iki durum dışında hiçbir benzerlik göremedim.

Dizideki sayısız karakter, başta öyküyü anlamanızı zorlaştırıyor. Hanedanlıklar ve üyelerinin sonunun olmaması ve hepsinin bir şekilde olaya dahil olması kafa karıştırıcı olsa da bir zaman sonra -haliyle- alışıyorsunuz. Bu kişilerin birbirleri ile olan alakaları da bir hayli iyi işlenmiş. Halkların kullandığı dil, senaryodaki başarılı repliklerle oldukça ilgi çekici geliyor. Thrones'un cesur sahneleri, cinsel yönelimlerin bir öneminin olmadığı ilişkileri, entrikaları ile de seyirciyi kendisine çeken bir dizi olduğu kesin. 

Öykü, sezon boyunca merak edilen iki fantastik ögeden birine yapılan gönderme ile başlıyor ve diğerine yapılan gönderme ile sona eriyor. Senaristler ve yönetmenler her bölümde değişiklik gösterse de bu iki ögenin sezonun en başı ve en sonunda işlenmesi önemli bir nokta olarak karşımıza çıkıyor. Her bölümün sonunda seyirciyi merak içerisinde bırakacak şekilde yarım bırakılan hikaye, dizide çok sayıda bulunan karakterlere neredeyse eşit derecede önem vererek ilerliyor. Her karakterin önemli roller üstlendiği, gidişatı ciddi derecede etkilediği bir dizi Game of Thrones. Gelecek sezonda diziye dahil olacak ve ilk sezonda sağ kalan karakterlerle işlerin daha da karışacağı ise kesin. Umarım bu karışıklık, dizinin sonu geldiğinde bazı diğer dizilerde olduğu gibi bizlere hayalkırıklığı yaşatmaz.

Oyuncuların bir hayli başarılı olduğu dizinin kadrosunda tanıdık isimler var. Başroldeki Sean Bean'i tanımayanı dövdükleri yapımda Peter Dinklage, Jason Momoa, Sibel Kekilli ve Natalie Tena gibi göz aşinalığımızın bulunduğu oyuncular var. Oldukça "güzel" yan karakterlere sahip dizide, oyuncular göze hitap etmesi amacıyla seçilmiş gibi. Diğer dönem dizilerin aksine ikna edici anlatımı, kostümleri ve görüntüleri ile de Game of Thrones rakiplerinin bir adım önüne çıkıyor. (Yakın dönemi anlatan dizileri tenzih edelim) Müzikleri de oldukça dikkat çeken dizinin jeneriği de şu ana kadar izlediğim diziler arasında en iyi jeneriğe sahip Dexter'ı yerinden etmeyi başardı. "Previously on..." bölümünün sadece bir kez yer alması ile de fazladan artı kazanan Thrones, ilk sezonu ile 13 dalda Emmy'ye aday gösterildi.

En iyi dizi (drama), en iyi kasting, en iyi kostüm tasarımı, en iyi yönetmen, en iyi saç tasarımı, en iyi başlık tasarımı, en iyi protez* makyaj, en iyi non-protez** makyaj, en iyi ses kurgusu, en iyi görüntü efekti, en iyi dublör koordinasyonu, en iyi senaryo ve en iyi yardımcı erkek oyuncu (Peter Dinklage) kategorilerinde aday olan dizinin teknik ve sanatsal dallarda çeşitli ödüller alması muhtemel. Dizinin, Akademi tarafından tam da görmezden gelinmemesi gereken kategorilerde aday gösterilmesi yerinde olmuş.

İlgi çekici hikayesi, başarılı senaryosu ve sürükleyici anlatımı ile beni etkileyen Game of Thrones'un "en iyi" olmadığı aşikar ama "çok iyi" olduğu da bir gerçek. Hala ve hala bu diziyi, nerd ve geek takımının yere göğe sığdıramadığını düşünüyorum. Lakin kendilerinin önemsenmeyen fikirleri, Thrones'u etkilemiyor. Onlar zamanında Lost'u şaha kaldırdı, sonrasında Dexter geldi, şimdi ise Fringe ve Spartacus ile yollarına devam ediyorlar. Game of Thrones'un yeni favorileri olması -Dex ile birlikte- izlemeyeceğim anlamına gelmez. Demek ki o kadar da zevksiz değillermiş. 

* Protez makyaj, çoğu zaman "takılan", vücuda ait olmayan parçaların bedene eklenmesiyle gerçekleşir. Lord Voldemort, Orklar, herhangi bir filmdeki uzaylı karakterlerde olduğu gibi.
** Non-protez makyaj ise bildiğimiz makyaj malzemeleri ile yapılan, yapımlarda karakteri daha iyi göstermek ve bazen de yaşlandırmak amacıyla kullanılan makyaj çeşididir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

The Master (2012)

Bugüne kadar oturup ciddi bir şekilde düşünmemiş olsam da en sevdiğim yönetmeni sorsalar biraz bekledikten sonra vereceğim yanıt Paul Thomas Anderson olurdu sanırım -en azından sıralayacağım birkaç isimden biri olacağına şüphem yok. Kendisiyle olan tanışıklığım bundan uzun seneler önce Boogie Nights ile olmuştu ve ergenliği keşfetmekle meşgul olduğum vakitlerde sinemanın bir başka yüzünü göstermişti bana. Magnolia, Punch-Drunk Love derken birkaç sene önce There Will Be Blood ile artık üstatlığı sorgulanamaz hale gelen Anderson, son filmi The Master'da da Blood'da yaptığı gibi toplumların da üstünde var olan olguların eleştirisini yapmaya devam ediyor. Bu sefer kapitalizm felsefesinden ayrılıp inanç olgusuna bakış atıyor fakat kendisinin de söylediği gibi bunu oldukça üstü kapalı, seyircinin algısına bırakılmış ve kabul edilebilir derecede sembolik ve imgesel metotları kullanarak yapıyor. Her ne kadar hakkında pek fazla bilgim olmasa da (Tom Cruise da olmasa ne yapardı bu...

BAFTA Kazananları

İngilizlerin Oscar’ı olarak kabul edilen BAFTA Ödülleri sahiplerini buldu. Aday listesindeki bir takım yanlışlıklardan öngörüde bulunmamızı istiyor olmalılardı ki ödül töreninde açıklanan kazananlardan bazılarına anlam veremedik. Oscar’ın da favorisi The Artist’in 7 ödülle süpürdüğü gecede en iyi İngiliz filmi ödülünü Tinker Tailor Soldier Spy kazandı. Senaryosunun nesinin özgün olduğunu bir türlü anlamadığımız (hadi öykünün olmayan özgünlüğünü geçtim, diyalog bile yok filmde) ve Hugo, Tinker Tailor Soldier Spy, War Horse gibi adayların bulunduğu (üstelik The Tree of Life’ın aday bile gösterilmediği) en iyi görüntü yönetimi ödülünü de kucaklayan The Artist’in bu iki kategorideki haksız zaferini yersiz buluyorum. Yine kostüm tasarımında Hugo, Jane Eyre gibi adaylar dururken ödülün The Artist’e gitmesi tek kelimeyle fiyasko olarak nitelendirilebilir. Toplamda 21 kategoride yaptığım tahminlerden ( buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz) 14’ünü doğru tutturmayı başardım. Yanlış ola...

2013'te Sinefilleri Neler Bekliyor?

George Clooney, Alfonso Cuaron imzalı Gravity ile karşımıza çıkacak Dolu dolu bir 2012 yılı sinema sezonunu sönük bir Hollywood seremonisiyle tamamladıktan sonra pek çok auteur ve başarılı yönetmenin karşımıza çıkacağı 2013 sezonuna merhaba dedik. 2011 sezonu iyiydi, 2012 sezonu daha iyiydi ve bana öyle geliyor ki 2013'te çıta biraz daha yükselecek. Hollywood ve dünya sinemasının ünlü isimlerinin merakla beklenen filmleri vizyona girecek; haliyle de sinemaseverler için uzun zamandır hayalini kurdukları bir dönem oldukça hızlı bir şekilde başlıyor. İşe Uzak Doğu sinemasından başlayacak olursak öncelikle Japon anime sanatının yaşayan en büyük temsilcisi Hayao Miyazaki ustanın iki projesinden bahsetmek gerekir. Ruhların Kaçışı gibi bir kült yapıma imza atarak Oscar ödülü dahi kazanan Miyazaki bu sene 2. Dünya Savaşı sırasında Japon savaş uçaklarını tasarlayan Jiro Horikoshi'nin hayatını anlatacağı The Wind Rises ve ayrıntıları açıklanmasa da 1992 yapımı olan kırmızı İtal...