Ana içeriğe atla

Super 8

Efsane dizi Lost'un yapımcısı, bir o kadar efsane Alias'ın yönetmeni J.J. Abrams'ı, sinema izleyicisi Mission: Impossible III ve Star Trek filmlerinden tanıyor. İkinci filmle çok iyi eleştiriler alan, hatta bazı yayın organlarınca yaşayan en iyi yönetmenler listesinde ilk 10'a sokulan Abrams'ın merakla beklenen filmi Super 8 bir süre önce vizyona girdi. Keşke girmeseydi.


Super 8, En İyi Film kategorisi Oscar yarışında 10 film olması durumunda aday olmasına kesin gözüyle bakılan bir filmdi -insanlar seyretmeden önce. Reklamı bir hayli iyi yapılmış, başta eleştirmenler olmak üzere sinema izleyicilerini de bir hayli heyecanlandıran bir yapım olan Super 8'in ne kadar kötü bir film olduğunu izlemeden bilemezsiniz.

1979 yılında kendilerince bir film çeken birkaç küçük çocuğun başta açıklayamadıkları bir tren kazasına tanık olmalarının ardından gelişen olaylar, herhangi bir felaket/yaratık/dünyanın sonu/uzaylı filminden "en küçük kalite farkı olmaksızın" devam ediyor ve bitiyor -iyi ki. 

Başrollerinde Joel Courtney,  Kyle Chandler,  Elle Fanning ve Riley Griffiths'in oynadığı filmin oyuncu kadrosunun büyük çoğunluğu yeteneksiz gençlerden oluşuyor gördüğünüz üzere. Bu filmin ne derece vasat altı olduğunu anlatabilmek için Ambulansta Dehşet, Helikopter Faciası, Arı Laneti, Maymunların Saldırısı gibi çok güzel isim sallayabildiğim ama adından ne denli basit olabileceği anlaşılabilecek filmleri örnek göstermem gerekir. Bu filmin benim için hatırlayacağım iki şeyi var: Birincisi en sonda seyirciye gösterilerek, ettiğimiz küfürleri biraz olsun azaltan "Case" isimli, filmdeki çocukların çektiği video; ikincisi ise filmi izlerken yanımda olan şahsiyet.

Sonuç olarak her insan hayatında hata yapabilir ama henüz birkaç film yönetmiş ve sonuncusunda çuvallamış bir J.J. Abrams'ın yaşayan en iyi yönetmenler listesinde o kadar yükseklerde olabileceğine inanmıyorum. Belki bir sonraki filmi ile bu yargımı yıkabilir -çok da dert ediyormuş gibi benim düşüncelerimi. Eheh. 

Not: Spielberg de artık bu tür filmlere para yatırmaktan vazgeçsin lütfen.

Yorumlar

İbrahim Mumcu dedi ki…
Bok gibiydi -afedersin-. O kadar merak uyandırdılar bir bok çıkmadı altından.

Ha bir de verdiğin puanı bileydik iyiydi.
Nonethelessh dedi ki…
Yeni bir M. Night Shyamalan mı doğuyor yoksa! Abrams an itibariyle gözümden düştü...

Bu blogdaki popüler yayınlar

BAFTA Kazananları

İngilizlerin Oscar’ı olarak kabul edilen BAFTA Ödülleri sahiplerini buldu. Aday listesindeki bir takım yanlışlıklardan öngörüde bulunmamızı istiyor olmalılardı ki ödül töreninde açıklanan kazananlardan bazılarına anlam veremedik. Oscar’ın da favorisi The Artist’in 7 ödülle süpürdüğü gecede en iyi İngiliz filmi ödülünü Tinker Tailor Soldier Spy kazandı. Senaryosunun nesinin özgün olduğunu bir türlü anlamadığımız (hadi öykünün olmayan özgünlüğünü geçtim, diyalog bile yok filmde) ve Hugo, Tinker Tailor Soldier Spy, War Horse gibi adayların bulunduğu (üstelik The Tree of Life’ın aday bile gösterilmediği) en iyi görüntü yönetimi ödülünü de kucaklayan The Artist’in bu iki kategorideki haksız zaferini yersiz buluyorum. Yine kostüm tasarımında Hugo, Jane Eyre gibi adaylar dururken ödülün The Artist’e gitmesi tek kelimeyle fiyasko olarak nitelendirilebilir. Toplamda 21 kategoride yaptığım tahminlerden ( buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz) 14’ünü doğru tutturmayı başardım. Yanlış ola...

The Master (2012)

Bugüne kadar oturup ciddi bir şekilde düşünmemiş olsam da en sevdiğim yönetmeni sorsalar biraz bekledikten sonra vereceğim yanıt Paul Thomas Anderson olurdu sanırım -en azından sıralayacağım birkaç isimden biri olacağına şüphem yok. Kendisiyle olan tanışıklığım bundan uzun seneler önce Boogie Nights ile olmuştu ve ergenliği keşfetmekle meşgul olduğum vakitlerde sinemanın bir başka yüzünü göstermişti bana. Magnolia, Punch-Drunk Love derken birkaç sene önce There Will Be Blood ile artık üstatlığı sorgulanamaz hale gelen Anderson, son filmi The Master'da da Blood'da yaptığı gibi toplumların da üstünde var olan olguların eleştirisini yapmaya devam ediyor. Bu sefer kapitalizm felsefesinden ayrılıp inanç olgusuna bakış atıyor fakat kendisinin de söylediği gibi bunu oldukça üstü kapalı, seyircinin algısına bırakılmış ve kabul edilebilir derecede sembolik ve imgesel metotları kullanarak yapıyor. Her ne kadar hakkında pek fazla bilgim olmasa da (Tom Cruise da olmasa ne yapardı bu...

The Odd Life of Timothy Green (2012)

Leonardo DiCaprio’nun en başarılı performanslarından birine imza attığı, 20 yıl öncesinin filmi What’s Eating Gilbert Grape ve Juliette Binoche ile Steve Carell’i bir araya getiren Dan in Real Life gibi filmlerinden senaristi ve yönetmeni Peter Hedges, beş yıl sonra sektöre The Odd Life of Timothy Green ile döndü. Küçük fantastik ögelerle dolu, komedinin de tuzunu barındıran fakat genel anlamda dramatik bir aile filmi olan Timothy Green’in Tuhaf Yaşamı’nda başrollerde Jennifer Garner ve Joel Edgerton’ı izliyoruz. Yönetmenin Dan in Real Life’ında da boy göstermiş ufaklık CJ Adams da hikayenin baş kahramanı olan topraktan doğma Timothy Green’e hayat veriyor. Tek istekleri bir çocuk sahibi olmak olan Jim ve Cindy, doktorların onca çabasına rağmen mutlu olamayacakları sonucunu öğrendiğinde bir hayli yıkılmıştır. O güne kadar oynadıkları küçük bir oyun olan “bizim çocuğumuz olsa nasıl olurdu?” temalı oyunlarını son bir kez daha oynamak isterler ve çocuklarında olmasını istedikleri ...