Ana içeriğe atla

El secreto de sus ojos

Arjantin deyince aklıma ilk olarak dizileri gelir. Küçük bir çocukken annem ve ablamın izlediği Vahşi Güzel başta olmak üzere çeşitli Arjantin dizilerinden, ülkenin başkenti (Buenos Aires, mesaj ilgili kısımlara gitmiştir umarım.) dahil birkaç küçük bilgi edinmiştim. Ama aynı geçmişi taradığımda Arjantin sinemasına dair pek -hatta hiç- bir şey hatırlamıyorum. Muhtemelen bunun sebebi pek de parlak bir sinema endüstrisi olmayışıdır -ki bu durum dizilerinden belli. Lakin tüm bunlar geçtiğimiz sene biraz değişti.

Yönetmenliğini Juan José Campanella'nın yaptığı El secreto de sus ojos (Gözlerindeki Sır) filmi, 2009 yılına damgasını vuran nadir filmlerden. Aday olduğu neredeyse her ödülü kucaklayan ve en sonunda A.M.P.A.S. tarafından Yabancı Dilde En İyi Film Oscar ödülü ile taçlandırılan film için söylenecek çok söz var.


Campanella'nın yönetmenlik geçmişine baktığımızda televizyon dizileri bazlı bir liste görüyoruz. (Sanırım Akademi için Tom Hooper bir ilk değildi.) House M.D., Law and Order, 30 Rock gibi dizilerde yönetmenlik yapan Campanella, şeytanın bacağını 2009 yılında yönettiği El secreto de sus ojos ile kırdı.

Kabaca tecavüze uğrayan ve öldürülen bir kadının katilinin peşinde geçen hikaye, aslında bu birkaç kelime ile "herhangi bir film" sıfatını taşıyabilir izlemeyenler için. Filmin isminin, içeriği hakkında pek çok bilgi verdiği ise bir gerçek. Öyle ki davanın sonucunu işaret eden bakışlar bile bunu gösteriyor. (Tabi asıl olay bundan ziyade repliklere gerek kalmaksızın her şeyi anlatan oyuncuların gözlerindeki sır.)

Ana rollerde Ricardo Darín,  Javier Godino, Soledad Villamil, Guillermo Francella ve Pablo Rago'nun oynadığı filmin oyuncuları geçmişleri sözkonusu olunca deneyimsiz gözükse de El secreto de sus ojos'da ustalara taş çıkarmış. Karakterler ve bakışlarındaki anlamlardan öte replikleriyle de gönüllerde taht kuran filmin görüntü yönetmenliği de pek çok övgü aldı. Toplamda 5 dakika bile sürmeyen, filmdeki aksiyonun üst seviyelere çıktığı tek sahne stadyum sahnesindeki çekimler başlı başına ilgili ödülleri hak ediyor. 

Yazının başında söylenecek çok şey var demiştim. Ama bunları "söylemek," filme haksızlık olur. Mutlaka izlenmesi gereken filmlerden olan El secreto de sus ojos'daki şu ünlü replik pek çok şey anlatıyor:

Lütfen. Söyle ona. Hiç olmazsa bir kez konuşsun benimle.

Bu repliğin ne anlattığını da, izledikten sonra hiç pişman olmayacağınız El secreto de sus ojos söylesin size. İyi seyirler!

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

BAFTA Kazananları

İngilizlerin Oscar’ı olarak kabul edilen BAFTA Ödülleri sahiplerini buldu. Aday listesindeki bir takım yanlışlıklardan öngörüde bulunmamızı istiyor olmalılardı ki ödül töreninde açıklanan kazananlardan bazılarına anlam veremedik. Oscar’ın da favorisi The Artist’in 7 ödülle süpürdüğü gecede en iyi İngiliz filmi ödülünü Tinker Tailor Soldier Spy kazandı. Senaryosunun nesinin özgün olduğunu bir türlü anlamadığımız (hadi öykünün olmayan özgünlüğünü geçtim, diyalog bile yok filmde) ve Hugo, Tinker Tailor Soldier Spy, War Horse gibi adayların bulunduğu (üstelik The Tree of Life’ın aday bile gösterilmediği) en iyi görüntü yönetimi ödülünü de kucaklayan The Artist’in bu iki kategorideki haksız zaferini yersiz buluyorum. Yine kostüm tasarımında Hugo, Jane Eyre gibi adaylar dururken ödülün The Artist’e gitmesi tek kelimeyle fiyasko olarak nitelendirilebilir. Toplamda 21 kategoride yaptığım tahminlerden ( buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz) 14’ünü doğru tutturmayı başardım. Yanlış ola...

The Master (2012)

Bugüne kadar oturup ciddi bir şekilde düşünmemiş olsam da en sevdiğim yönetmeni sorsalar biraz bekledikten sonra vereceğim yanıt Paul Thomas Anderson olurdu sanırım -en azından sıralayacağım birkaç isimden biri olacağına şüphem yok. Kendisiyle olan tanışıklığım bundan uzun seneler önce Boogie Nights ile olmuştu ve ergenliği keşfetmekle meşgul olduğum vakitlerde sinemanın bir başka yüzünü göstermişti bana. Magnolia, Punch-Drunk Love derken birkaç sene önce There Will Be Blood ile artık üstatlığı sorgulanamaz hale gelen Anderson, son filmi The Master'da da Blood'da yaptığı gibi toplumların da üstünde var olan olguların eleştirisini yapmaya devam ediyor. Bu sefer kapitalizm felsefesinden ayrılıp inanç olgusuna bakış atıyor fakat kendisinin de söylediği gibi bunu oldukça üstü kapalı, seyircinin algısına bırakılmış ve kabul edilebilir derecede sembolik ve imgesel metotları kullanarak yapıyor. Her ne kadar hakkında pek fazla bilgim olmasa da (Tom Cruise da olmasa ne yapardı bu...

The Odd Life of Timothy Green (2012)

Leonardo DiCaprio’nun en başarılı performanslarından birine imza attığı, 20 yıl öncesinin filmi What’s Eating Gilbert Grape ve Juliette Binoche ile Steve Carell’i bir araya getiren Dan in Real Life gibi filmlerinden senaristi ve yönetmeni Peter Hedges, beş yıl sonra sektöre The Odd Life of Timothy Green ile döndü. Küçük fantastik ögelerle dolu, komedinin de tuzunu barındıran fakat genel anlamda dramatik bir aile filmi olan Timothy Green’in Tuhaf Yaşamı’nda başrollerde Jennifer Garner ve Joel Edgerton’ı izliyoruz. Yönetmenin Dan in Real Life’ında da boy göstermiş ufaklık CJ Adams da hikayenin baş kahramanı olan topraktan doğma Timothy Green’e hayat veriyor. Tek istekleri bir çocuk sahibi olmak olan Jim ve Cindy, doktorların onca çabasına rağmen mutlu olamayacakları sonucunu öğrendiğinde bir hayli yıkılmıştır. O güne kadar oynadıkları küçük bir oyun olan “bizim çocuğumuz olsa nasıl olurdu?” temalı oyunlarını son bir kez daha oynamak isterler ve çocuklarında olmasını istedikleri ...