Ana içeriğe atla

Deathly Hallows: Part II

Zümrüdüanka Yoldaşlığı filminden itibaren Harry Potter serisinin yönetmen koltuğuna oturan David Yates, televizyonla adını biraz olsun duyurmuş ve sonrasında Potter ile ünlenmiş bir yönetmen. Kendisinin tek başarısı Primetime Emmy Ödülleri'nde kazandığı bir adaylıktan ibaret. Ta ki Deathly Hallows: Part I'a kadar.

Her zaman en iyi Harry Potter filminin Prisoner of Azkaban olduğunu düşünmüşümdür. Usta yönetmen Alfonso Cuaron'un elinden çıkan film, diğer Potter filmlerinden daha farklı bir havaya aitti. Belki de bunun sebebi Voldemort'un yokluğudur, bilinmez, ama seriyi izleyen herkes Azkaban'ın farklı bir tadı olduğundan şüphesizdir. 

Azkaban ile yarışacak bir Potter filmi geleceğini hiç düşünmezken birden, hiç beklemediğim bir yönetmen olan Yates'ten, Deathly Hallows'un ilk bölümü geldi. Sanki o zamana kadar çocuk filmi olarak tasarlanan seri birden yetişkin filmi olmuştu. Kitaba en sadık film olarak Potter tarihine geçen Bölüm I, izleyenlerden de oldukça iyi yorumlar almıştı.

10 senelik bir yolculuğun ardından, tüm zamanların en yüksek gelirli serisi olan Harry Potter, iki gün önce sona erdi. Gece seansında izleme fırsatı bulduğum film hakkında söyleyeceğim şeyler bir hayli fazla çünkü ilk defa uyarlama bir filmin kitapla bu kadar alakasız olmasından dolayı üzüldüm.


Filmle alakalı yorumlarıma başlamadan önce AFM İstinye Park ve izleyicileri ile ilgili birkaç eleştirim olacak. Öncelikle filmde hoşa giden bir sahne olduğunda alkışlama devri sona ermeli, hele ki herkesin yıllardır beklediği bir film söz konusu ise. İkinci olarak bir sinema izleyicisi, sinema salonunda ağlıyorsa bu, hıçkıra hıçkıra olmamalı. (Filmin ortasında ağlayan gerizekalıya "Suuus!" diye bağıran gence teşekkürlerimi sunarım.) Filmin ilk yarısı bittikten sonra birbirinden önemli üç sahnede "3 boyutlu gözlükleri çıkışta görevlilere teslim etme" temalı anonsu üç kez tekrarlayan AFM yönetimine de pek çok laf ettik, en sonunda gözlükleri kırarak teslim ettik. (Cidden ayıp AFM, cidden.)

Filme gelince... İlk başlarda her şey beklediğimden güzel süregeldi. Gringotts'ta geçen her sahne muhteşemdi. Helena Bonham Carter'ın, Hermione'nin o saf tavırlarını sergilemesi içten içe güldürürken fazlasıyla iyi eleştiriler de aldı. Lakin her şey ejderha sırtından atlayınca değişti. Hogsmade'e gittiklerinde Aberforth'un bir Patronus yapmasını bekledim ama bunun dışında Aberforth'un sahneleri güzeldi -filmin sonunda tek bir Patronus ile tüm ruhemicileri püskürtmesi saçmalığı dışında.

Diadem ile ilgili sahneler beni tatmin etmese de (çok basite indirgenmişti, Luna'nın her şeyi zönk diye söylemesi filan) Gri Leydi başarılıydı. Severus Snape'in Sepetlenmesi isimli bölüm tamamen yeni bir hikaye ve kurguyla sahnelendiğinden hoşuma gitti denemez, hele ki Harry'nin birden Büyük Salon'da belirmesi ve arkasından Yoldaşlık'ın fırlaması... Bir de Minerva'nın Slytherin öğrencilerini zindana kapatma fikri hiç hoş değildi. Minerva demişken Piertotum Locomotor sihrini yaparken Maggie Smith'i rezil ettiklerini düşünüyorum "Bu sihri hep yapmak istemiştim ehihi" repliği ile. 

Hogwarts Savaşı görkemli olsa da Fred, Lupin ve Tonks'un ölümünü göstermeyişi ve cenazelerine ayrılan duygusuz bir dakika bir hayli iticiydi. İhtiyaç Odası sahneleri ve Zebaniateşi Laneti 10 üzerinden tam puan aldı benden, diademin kitaptakine kıyasla çok daha güzel bir şekilde yok edildiğini düşünmekteyim ayrıca.

Ve Severus Snape. Alan Rickman'a şu muhteşem oyunculuğu için tek bir Oscar adaylığı bile verilmedi ya başka da bir şey demiyorum. Prens'in Hikayesi bölümü izleyicilere oldukça açıklayıcı ve görkemli bir şekilde yansıtılmıştı, Snape'in ölümü de cabası. Yine filmin son iyi sahnesi King's Cross idi.

İzleyenlerin benimle aynı görüşte olduğunu düşüneceğim bir konu var: Harry'nin Mürver Asa'yı kırıp atması filmin en saçma sahnesiydi. Kendi asasını tamir edip Mürver Asa'yı Beyaz Mezar'a geri koyması o kadar da zor olmazdı bana kalırsa. İki saçmalıktan daha bahsetmek isterim: İlki Neville'ın birden Luna'ya aşık olması, diğeri Sırlar Odası'nda Ron ile Hermione'nin o "görmediğimiz" öpüşmesi. Vasat olan bir diğer şey ise Epilog bölümüydü, bahsetmek bile istemiyorum.

Biliyorum, pek "film eleştirisi" gibi olmadı bu yazı ama Harry Potter ile büyümüş biri olarak bu son filmden çok büyük beklentilerim vardı. Bölüm I'le kıyaslanamaz bir film olan Bölüm II, daha çok son filmle en azından bir teknik kategoride Oscar kazanalım mantığı ile yapılmış gibi geldi. Umarım yapımcılar bu isteklerine kavuşur da böylesi bir seri, sinemanın en prestijli ödülünden mahrum kalarak sona ermemiş olur. Başta David Heyman olmak üzere tüm oyuncular ve teknik ekibe kendi çapımda bir teşekkür ediyorum -10 yıl boyunca, bir nesille birlikte milyonları peşlerinden sürükledikleri ve bizi büyüttükleri için.

Yorumlar

Adsız dedi ki…
Gözlükler sanırım bütün sinemalarda sorun.Cevahirde gözlük başına 2 TL aldılar çıkışta da topladılar.Seyirciye 'gerizekalı' demen dışında eleştirilerine katılıyorum.
Adsız dedi ki…
Müzikler hakkında da konuşsanız iyi olurdu. Ya orada savaş oluyo, bir yaylı çalgı tüm filmi sırtında taşıyo. Hiç bando mando yok. Lütfen buna da el atınız. :)
Medical Jesus dedi ki…
Sevgili Ali,

Aslında müziklere, filmin Sinema Kulübü dahilinde yaptığım eleştirisinde yer vermiştim. Buradaki yazı bir eleştiriden ziyade film hakkındaki düşüncelerin dökümü -ki bu şekilde eleştiri yapılmaz zaten.

Alexandre Desplat'nın müziklerinin kusursuz olduğunu düşünüyorum. Filmin müzik konusunda eksiği olduğunu düşünmesem de Voldemort'un ölümünün daha ihtişamlı yapılabileceğinin mümkün olduğuna inanıyorum. Bunun için de işin içine azıcık gürültü koymak gerekiyor tabii. Belki tek eksik o; ama o da bestelerin değil, ses teknisyenleri ve yönetmenin eksiği. :)

Bu blogdaki popüler yayınlar

The Master (2012)

Bugüne kadar oturup ciddi bir şekilde düşünmemiş olsam da en sevdiğim yönetmeni sorsalar biraz bekledikten sonra vereceğim yanıt Paul Thomas Anderson olurdu sanırım -en azından sıralayacağım birkaç isimden biri olacağına şüphem yok. Kendisiyle olan tanışıklığım bundan uzun seneler önce Boogie Nights ile olmuştu ve ergenliği keşfetmekle meşgul olduğum vakitlerde sinemanın bir başka yüzünü göstermişti bana. Magnolia, Punch-Drunk Love derken birkaç sene önce There Will Be Blood ile artık üstatlığı sorgulanamaz hale gelen Anderson, son filmi The Master'da da Blood'da yaptığı gibi toplumların da üstünde var olan olguların eleştirisini yapmaya devam ediyor. Bu sefer kapitalizm felsefesinden ayrılıp inanç olgusuna bakış atıyor fakat kendisinin de söylediği gibi bunu oldukça üstü kapalı, seyircinin algısına bırakılmış ve kabul edilebilir derecede sembolik ve imgesel metotları kullanarak yapıyor. Her ne kadar hakkında pek fazla bilgim olmasa da (Tom Cruise da olmasa ne yapardı bu...

BAFTA Kazananları

İngilizlerin Oscar’ı olarak kabul edilen BAFTA Ödülleri sahiplerini buldu. Aday listesindeki bir takım yanlışlıklardan öngörüde bulunmamızı istiyor olmalılardı ki ödül töreninde açıklanan kazananlardan bazılarına anlam veremedik. Oscar’ın da favorisi The Artist’in 7 ödülle süpürdüğü gecede en iyi İngiliz filmi ödülünü Tinker Tailor Soldier Spy kazandı. Senaryosunun nesinin özgün olduğunu bir türlü anlamadığımız (hadi öykünün olmayan özgünlüğünü geçtim, diyalog bile yok filmde) ve Hugo, Tinker Tailor Soldier Spy, War Horse gibi adayların bulunduğu (üstelik The Tree of Life’ın aday bile gösterilmediği) en iyi görüntü yönetimi ödülünü de kucaklayan The Artist’in bu iki kategorideki haksız zaferini yersiz buluyorum. Yine kostüm tasarımında Hugo, Jane Eyre gibi adaylar dururken ödülün The Artist’e gitmesi tek kelimeyle fiyasko olarak nitelendirilebilir. Toplamda 21 kategoride yaptığım tahminlerden ( buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz) 14’ünü doğru tutturmayı başardım. Yanlış ola...

2013'te Sinefilleri Neler Bekliyor?

George Clooney, Alfonso Cuaron imzalı Gravity ile karşımıza çıkacak Dolu dolu bir 2012 yılı sinema sezonunu sönük bir Hollywood seremonisiyle tamamladıktan sonra pek çok auteur ve başarılı yönetmenin karşımıza çıkacağı 2013 sezonuna merhaba dedik. 2011 sezonu iyiydi, 2012 sezonu daha iyiydi ve bana öyle geliyor ki 2013'te çıta biraz daha yükselecek. Hollywood ve dünya sinemasının ünlü isimlerinin merakla beklenen filmleri vizyona girecek; haliyle de sinemaseverler için uzun zamandır hayalini kurdukları bir dönem oldukça hızlı bir şekilde başlıyor. İşe Uzak Doğu sinemasından başlayacak olursak öncelikle Japon anime sanatının yaşayan en büyük temsilcisi Hayao Miyazaki ustanın iki projesinden bahsetmek gerekir. Ruhların Kaçışı gibi bir kült yapıma imza atarak Oscar ödülü dahi kazanan Miyazaki bu sene 2. Dünya Savaşı sırasında Japon savaş uçaklarını tasarlayan Jiro Horikoshi'nin hayatını anlatacağı The Wind Rises ve ayrıntıları açıklanmasa da 1992 yapımı olan kırmızı İtal...