Ana içeriğe atla

Rise of the Planet of the Apes

Tim Burton'ın 2001 yapımı Planet of the Apes filmini bilmeyeniniz yoktur. Mark Wahlberg ve Helena Bonham Carter'ın başrollerinde oynadığı film oldukça sükse yapmıştı. Benzerlerinin (hayvan vs. insan) aksine, Planet of the Apes seyirciyi kendisine daha çok çekmiş, yönetmeni ve usta oyuncularıyla ilgi odağı olmuştu.

Sene oldu 2011, hala bir hayvan türü dünyayı ele geçirmeye çalışıyor. Senaristler neyin kafasını yaşıyorlar cidden bilmiyorum ama sinema sektöründe Arıların Laneti, Karınca Felaketi gibi filmler yapan, bu filmlerde rol alan ve yapıma katkı sağlayan herkese zavallı gözüyle bakmaya başladığımı söylesem yalan olmaz -pek çok insanın benimle aynı fikirde olduğundan da şüphem yok.

Gerçi bu tür filmler yapanların belli bir kaygısı yok, adamlar gişe filmi diye tabir ettiğimiz şeyi yapıp parasını yiyor. Olansa oyunculara oluyor. Sen git bu yaşında 127 Hours gibi harika bir filmde, muhteşem bir performans sergileyip Oscar'a aday ol, ardından dünyayı maymunların elinden kurtar. Kimden bahsettiğim belli: James Franco

Oscar sunuculuğu fiyaskosunun üstüne sinema perdesinde de insanlığa bir fiyasko yaşatmayı görev edinmiş Franco, Rupert Wyatt'in yeni aksiyon filmi Rise of the Planet of the Apes'te başrolde. Filmden bahsetmeye gerek var mı bilmem, tahmin ediyorsunuzdur konuyu: Bir bilim adamı (James Franco), asıl kız rolünde güzel ve zeki bir dişi (Freida Pinto), bilim adamının bulduğu çığır açacak bir buluş, bu buluşun malum hayvana üstün özellikler yüklemesi, hayvanların istilası, dünyanın bir şekilde kurtulması, esas adam ve kadının mutlu mesut yaşaması. Hatta kendimden o kadar eminim ki, filmin son sahnesini bile tahmin edebiliyorum: Her şey harika giderken ekranda hiç beklenmedik şekilde bir maymun belirir. Aslında hiçbir şey bitmemiştir...

Teknik dallarda Oscar adayı olması muhtemel, 5 Ağustos'ta tüm dünya ile aynı anda ülkemizde vizyona girecek filmin uzun metrajlı fragmanına gelince:

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

The Master (2012)

Bugüne kadar oturup ciddi bir şekilde düşünmemiş olsam da en sevdiğim yönetmeni sorsalar biraz bekledikten sonra vereceğim yanıt Paul Thomas Anderson olurdu sanırım -en azından sıralayacağım birkaç isimden biri olacağına şüphem yok. Kendisiyle olan tanışıklığım bundan uzun seneler önce Boogie Nights ile olmuştu ve ergenliği keşfetmekle meşgul olduğum vakitlerde sinemanın bir başka yüzünü göstermişti bana. Magnolia, Punch-Drunk Love derken birkaç sene önce There Will Be Blood ile artık üstatlığı sorgulanamaz hale gelen Anderson, son filmi The Master'da da Blood'da yaptığı gibi toplumların da üstünde var olan olguların eleştirisini yapmaya devam ediyor. Bu sefer kapitalizm felsefesinden ayrılıp inanç olgusuna bakış atıyor fakat kendisinin de söylediği gibi bunu oldukça üstü kapalı, seyircinin algısına bırakılmış ve kabul edilebilir derecede sembolik ve imgesel metotları kullanarak yapıyor. Her ne kadar hakkında pek fazla bilgim olmasa da (Tom Cruise da olmasa ne yapardı bu...

BAFTA Kazananları

İngilizlerin Oscar’ı olarak kabul edilen BAFTA Ödülleri sahiplerini buldu. Aday listesindeki bir takım yanlışlıklardan öngörüde bulunmamızı istiyor olmalılardı ki ödül töreninde açıklanan kazananlardan bazılarına anlam veremedik. Oscar’ın da favorisi The Artist’in 7 ödülle süpürdüğü gecede en iyi İngiliz filmi ödülünü Tinker Tailor Soldier Spy kazandı. Senaryosunun nesinin özgün olduğunu bir türlü anlamadığımız (hadi öykünün olmayan özgünlüğünü geçtim, diyalog bile yok filmde) ve Hugo, Tinker Tailor Soldier Spy, War Horse gibi adayların bulunduğu (üstelik The Tree of Life’ın aday bile gösterilmediği) en iyi görüntü yönetimi ödülünü de kucaklayan The Artist’in bu iki kategorideki haksız zaferini yersiz buluyorum. Yine kostüm tasarımında Hugo, Jane Eyre gibi adaylar dururken ödülün The Artist’e gitmesi tek kelimeyle fiyasko olarak nitelendirilebilir. Toplamda 21 kategoride yaptığım tahminlerden ( buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz) 14’ünü doğru tutturmayı başardım. Yanlış ola...

2013'te Sinefilleri Neler Bekliyor?

George Clooney, Alfonso Cuaron imzalı Gravity ile karşımıza çıkacak Dolu dolu bir 2012 yılı sinema sezonunu sönük bir Hollywood seremonisiyle tamamladıktan sonra pek çok auteur ve başarılı yönetmenin karşımıza çıkacağı 2013 sezonuna merhaba dedik. 2011 sezonu iyiydi, 2012 sezonu daha iyiydi ve bana öyle geliyor ki 2013'te çıta biraz daha yükselecek. Hollywood ve dünya sinemasının ünlü isimlerinin merakla beklenen filmleri vizyona girecek; haliyle de sinemaseverler için uzun zamandır hayalini kurdukları bir dönem oldukça hızlı bir şekilde başlıyor. İşe Uzak Doğu sinemasından başlayacak olursak öncelikle Japon anime sanatının yaşayan en büyük temsilcisi Hayao Miyazaki ustanın iki projesinden bahsetmek gerekir. Ruhların Kaçışı gibi bir kült yapıma imza atarak Oscar ödülü dahi kazanan Miyazaki bu sene 2. Dünya Savaşı sırasında Japon savaş uçaklarını tasarlayan Jiro Horikoshi'nin hayatını anlatacağı The Wind Rises ve ayrıntıları açıklanmasa da 1992 yapımı olan kırmızı İtal...