Ana içeriğe atla

İstanbul Film Festivali 30 Yaşında!

İKSV tarafından düzenlenen İstanbul Film Festivali, 61. Berlin Film Festivali kapsamında 11 Şubat 2011 Cuma akşamı düzenlenen bir kokteylle 30. yaşını kutladı.

Her yıl olduğu gibi bu yıl da nisan ayının ilk iki haftası (2-17 Nisan) düzenlenecek olan İstanbul Film Festivali'nin programı 9 Mart günü açıklanacak. 30. yıl dolayısıyla özel programlar, etkinlikler ve gösterimlerin hazırlandığı festivalin ilk sürprizi ise açıklandı. 

Claire Denis
Fransız yönetmen Claire Denis ve filmlerinde birlikte çalıştığı rock grubu Tindersticks, İstanbul Film Festivali sebebiyle iki kıtayı birleştiren şehirde buluşmaya hazırlanıyor. ''Claire Denis Film Müzikleri 1996-2009/Tindersticks Konseri - Müzik ve Film'' başlıklı proje kapsamında dünyayı dolaşacak Tindersticks, projenin dünya prömiyerini 30. İstanbul Film Festivali kapsamında 11 Nisan'da Fulya Sanat Merkezi'nde gerçekleştirecek. Claire Denis ve Tindersticks iş birliğinin 15. yıl dönümü vesilesiyle düzenlenen konserde İngiliz grup, Claire Denis'in beş filminden görüntüler eşliğinde, bu filmler için besteledikleri parçaları canlı olarak seslendirecek. Bilet fiyatları 30, 50 ve 80 lira olmakla birlikte satışları yarın başlıyor.

Claire Denis, bu yıl ayrıca Altın Lale Uluslararası Yarışma Jürisinde de yer alıyor. Festivalde Claire Denis için özel bir bölüm de yer alıyor.

Kaynak: Habertürk

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

BAFTA Kazananları

İngilizlerin Oscar’ı olarak kabul edilen BAFTA Ödülleri sahiplerini buldu. Aday listesindeki bir takım yanlışlıklardan öngörüde bulunmamızı istiyor olmalılardı ki ödül töreninde açıklanan kazananlardan bazılarına anlam veremedik. Oscar’ın da favorisi The Artist’in 7 ödülle süpürdüğü gecede en iyi İngiliz filmi ödülünü Tinker Tailor Soldier Spy kazandı. Senaryosunun nesinin özgün olduğunu bir türlü anlamadığımız (hadi öykünün olmayan özgünlüğünü geçtim, diyalog bile yok filmde) ve Hugo, Tinker Tailor Soldier Spy, War Horse gibi adayların bulunduğu (üstelik The Tree of Life’ın aday bile gösterilmediği) en iyi görüntü yönetimi ödülünü de kucaklayan The Artist’in bu iki kategorideki haksız zaferini yersiz buluyorum. Yine kostüm tasarımında Hugo, Jane Eyre gibi adaylar dururken ödülün The Artist’e gitmesi tek kelimeyle fiyasko olarak nitelendirilebilir. Toplamda 21 kategoride yaptığım tahminlerden ( buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz) 14’ünü doğru tutturmayı başardım. Yanlış ola...

The Master (2012)

Bugüne kadar oturup ciddi bir şekilde düşünmemiş olsam da en sevdiğim yönetmeni sorsalar biraz bekledikten sonra vereceğim yanıt Paul Thomas Anderson olurdu sanırım -en azından sıralayacağım birkaç isimden biri olacağına şüphem yok. Kendisiyle olan tanışıklığım bundan uzun seneler önce Boogie Nights ile olmuştu ve ergenliği keşfetmekle meşgul olduğum vakitlerde sinemanın bir başka yüzünü göstermişti bana. Magnolia, Punch-Drunk Love derken birkaç sene önce There Will Be Blood ile artık üstatlığı sorgulanamaz hale gelen Anderson, son filmi The Master'da da Blood'da yaptığı gibi toplumların da üstünde var olan olguların eleştirisini yapmaya devam ediyor. Bu sefer kapitalizm felsefesinden ayrılıp inanç olgusuna bakış atıyor fakat kendisinin de söylediği gibi bunu oldukça üstü kapalı, seyircinin algısına bırakılmış ve kabul edilebilir derecede sembolik ve imgesel metotları kullanarak yapıyor. Her ne kadar hakkında pek fazla bilgim olmasa da (Tom Cruise da olmasa ne yapardı bu...

The Odd Life of Timothy Green (2012)

Leonardo DiCaprio’nun en başarılı performanslarından birine imza attığı, 20 yıl öncesinin filmi What’s Eating Gilbert Grape ve Juliette Binoche ile Steve Carell’i bir araya getiren Dan in Real Life gibi filmlerinden senaristi ve yönetmeni Peter Hedges, beş yıl sonra sektöre The Odd Life of Timothy Green ile döndü. Küçük fantastik ögelerle dolu, komedinin de tuzunu barındıran fakat genel anlamda dramatik bir aile filmi olan Timothy Green’in Tuhaf Yaşamı’nda başrollerde Jennifer Garner ve Joel Edgerton’ı izliyoruz. Yönetmenin Dan in Real Life’ında da boy göstermiş ufaklık CJ Adams da hikayenin baş kahramanı olan topraktan doğma Timothy Green’e hayat veriyor. Tek istekleri bir çocuk sahibi olmak olan Jim ve Cindy, doktorların onca çabasına rağmen mutlu olamayacakları sonucunu öğrendiğinde bir hayli yıkılmıştır. O güne kadar oynadıkları küçük bir oyun olan “bizim çocuğumuz olsa nasıl olurdu?” temalı oyunlarını son bir kez daha oynamak isterler ve çocuklarında olmasını istedikleri ...