Ana içeriğe atla

2010'da ne dinledim?

Yeni onyıla girdiğim ilk dakikaları hatırlıyorum, sevdiğim arkadaşlarımla kamera karşısındaydık. Yenen yemekler, oynanan oyunlar ve bilimum yılbaşı eğlencesine dair pek çok şeyi hatırladığım halde o günkü müziğe dair hatırladığım pek bir şey yok. 2010'a hangi şarkılarla girdiğimi hatırlamamın bir önemi elbette yok tabii, önemli olan 1 yıl önce ne dinlediğimi tam olarak anımsayamamam. Pet Shop Boys'un Love etc. isimli şarkısının telefon melodim olduğu zamanlardı (gerçi hala öyle) ve telefonum çaldığı zaman bir arkadaşım "Oha! Bu şarkıyı seven biri!" diyerek sevinmişti, 31 Aralık 2009'a dair tek şey bu.

2010 içinde pek çok şey dinledim, pek çok şarkı ve sanatçı keşfettim. Enstrümantal eserlere daha çok önem vermem gerektiğini öğrendim. Öyle indie gruplar, birkaç bin kişinin bildiği ve dinlenmesi durumunda kendini marjinal hissettiren isimler filan yok listemde. Hemen hemen herkesin bir şekilde duyduğu, ses getirmiş şarkılar bunlar. Zaten müzik zevkim geniş bir çerçevede değerlendirilecek boyutlarda değil. Bazı şarkılar benden yaşlı, bazıları ise sene içinde çıkanlar. Sonuç olarak en çok hangi şarkıları dinlediğimi tam hatırlamasam da (play count'ları sildim) sene içinde dinlediğim müzikler şu şekildeydi:

* Sırasız, tamamen karışık olarak

Sevdanın Son Vuruşu - Tarkan
Les Chansons Commencent - Patricia Kaas
Mon Chercheur D'Or - Patricia Kaas
Revolver - Madonna
Neon Tiger - The Killers
Lane Moje - Zeljiko Joksimovic
Drip Drop - Safura
Il Pleut de L'Or - Michael von Der Heide
Alejandro - Lady Gaga
Bad Romance - Lady Gaga
Telephone - Lady Gaga & Beyonce
Toxic - Glee Cast
Falling in Love Again - Patricia Kaas
Kabaret - Patricia Kaas
Frühling in Paris - Rammstein
Rammlied - Rammstein
Waidmanns Heil - Rammstein
Sex on Fire - Kings of Leon
3 - Britney Spears
Toxic - Britney Spears
Sweet Dreams (Are Made of This) - Eurythmics
Love etc. - Pet Shop Boys
Requiem (Lacrimosa) - Mozart

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

BAFTA Kazananları

İngilizlerin Oscar’ı olarak kabul edilen BAFTA Ödülleri sahiplerini buldu. Aday listesindeki bir takım yanlışlıklardan öngörüde bulunmamızı istiyor olmalılardı ki ödül töreninde açıklanan kazananlardan bazılarına anlam veremedik. Oscar’ın da favorisi The Artist’in 7 ödülle süpürdüğü gecede en iyi İngiliz filmi ödülünü Tinker Tailor Soldier Spy kazandı. Senaryosunun nesinin özgün olduğunu bir türlü anlamadığımız (hadi öykünün olmayan özgünlüğünü geçtim, diyalog bile yok filmde) ve Hugo, Tinker Tailor Soldier Spy, War Horse gibi adayların bulunduğu (üstelik The Tree of Life’ın aday bile gösterilmediği) en iyi görüntü yönetimi ödülünü de kucaklayan The Artist’in bu iki kategorideki haksız zaferini yersiz buluyorum. Yine kostüm tasarımında Hugo, Jane Eyre gibi adaylar dururken ödülün The Artist’e gitmesi tek kelimeyle fiyasko olarak nitelendirilebilir. Toplamda 21 kategoride yaptığım tahminlerden ( buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz) 14’ünü doğru tutturmayı başardım. Yanlış ola...

The Master (2012)

Bugüne kadar oturup ciddi bir şekilde düşünmemiş olsam da en sevdiğim yönetmeni sorsalar biraz bekledikten sonra vereceğim yanıt Paul Thomas Anderson olurdu sanırım -en azından sıralayacağım birkaç isimden biri olacağına şüphem yok. Kendisiyle olan tanışıklığım bundan uzun seneler önce Boogie Nights ile olmuştu ve ergenliği keşfetmekle meşgul olduğum vakitlerde sinemanın bir başka yüzünü göstermişti bana. Magnolia, Punch-Drunk Love derken birkaç sene önce There Will Be Blood ile artık üstatlığı sorgulanamaz hale gelen Anderson, son filmi The Master'da da Blood'da yaptığı gibi toplumların da üstünde var olan olguların eleştirisini yapmaya devam ediyor. Bu sefer kapitalizm felsefesinden ayrılıp inanç olgusuna bakış atıyor fakat kendisinin de söylediği gibi bunu oldukça üstü kapalı, seyircinin algısına bırakılmış ve kabul edilebilir derecede sembolik ve imgesel metotları kullanarak yapıyor. Her ne kadar hakkında pek fazla bilgim olmasa da (Tom Cruise da olmasa ne yapardı bu...

The Odd Life of Timothy Green (2012)

Leonardo DiCaprio’nun en başarılı performanslarından birine imza attığı, 20 yıl öncesinin filmi What’s Eating Gilbert Grape ve Juliette Binoche ile Steve Carell’i bir araya getiren Dan in Real Life gibi filmlerinden senaristi ve yönetmeni Peter Hedges, beş yıl sonra sektöre The Odd Life of Timothy Green ile döndü. Küçük fantastik ögelerle dolu, komedinin de tuzunu barındıran fakat genel anlamda dramatik bir aile filmi olan Timothy Green’in Tuhaf Yaşamı’nda başrollerde Jennifer Garner ve Joel Edgerton’ı izliyoruz. Yönetmenin Dan in Real Life’ında da boy göstermiş ufaklık CJ Adams da hikayenin baş kahramanı olan topraktan doğma Timothy Green’e hayat veriyor. Tek istekleri bir çocuk sahibi olmak olan Jim ve Cindy, doktorların onca çabasına rağmen mutlu olamayacakları sonucunu öğrendiğinde bir hayli yıkılmıştır. O güne kadar oynadıkları küçük bir oyun olan “bizim çocuğumuz olsa nasıl olurdu?” temalı oyunlarını son bir kez daha oynamak isterler ve çocuklarında olmasını istedikleri ...